|
Önceki hafta 23 Mart Cuma günü, Şatt'ul-Arab açıklarında, İran kuvvetlerince 15 İngiliz askerinin esir alınması meselesinde krizi çıkaran kaynak itibariyle üç senaryo mevcuttur ve bu olay tesadüfi değildir ki bunlar; İran, İngiltere ve Amerika kaynaklıdır. İran kaynaklı olana gelince; İran'ın 5+1 (Güvenlik Konseyinin beş dâimi üyesi ve Almanya) ile yürüttüğü İran'ın nükleer enerji çalışmaları hakkındaki müzâkerelerde, İran'a ikinci kez yaptırım uygulanmasına doğru gidilmesinin, İran'ın bu İngiliz askerlerini esir alıp yaptırım kararının önüne geçmeye çalıştığı söylenebilir. Ancak bu, aşağıdaki faktörlerden ötürü zayıf görünmektedir. Zira İran'ın nükleer krizi, Amerika'nın birçok gerekçeler ile istismar ettiği bir meseledir ve krizin süregelmesi, Amerika açısından önemlidir. Ayrıca İran'a karşı alınan yaptırım kararları, tahmin edildiği gibi, sert olmayan yaptırımlardır ve (5+1)'in almak üzere olduğu veya olacağı diğer yaptırım kararları da görünür gelecekte sert olmayacaktır. Diğer taraftan İran'ın, Irak'taki diplomatlarına ve görevlilerine yönelik kötü muamelelerin intikamını almak için böyle bir iş yaptığı da düşünülebilir. Oysa İngiliz kaynaklı olana gelince; Bilindiği gibi Amerika'nın Irak bataklığına girmesinde ve günden güne batmasında gizli bir etkinliği söz konusudur. Gerek Amerika'yı çatışma bölgelerinde yalnız bırakması, gerek asker sayısını az tutması, gerek güdümündeki Şii ve Kürt grupları Amerika'yı rahatsız edecek şekilde harekete geçirmesi, gerekse güçlü istihbarat gerektiren kimi eylemlerde parmağı olması ihtimali bakımından, İngiltere'nin Amerika'nın devletlerarası itibarını sarsmada, Irak hezîmetine sürüklemede ve en önemlisi Amerika'yı birinci devlet konumundan düşürme çabalarında çarpıcı bir etkinlik gösterdiği gözlemlenmektedir. Diğer taraftan bilhassa Baker-Hamilton raporundan sonra Amerika'nın Suriye ve İran ile bağlantı kurmaya başlaması, bunun Irak'a komşu ülkeler toplantılarında ve daha çarpıcı olarak Riyâd'daki Arap Zirvesi'nde barizleşmesi dikkat çekmektedir. Hem İngiltere'nin Amerika'yı köşeye sıkıştırma çabaları, hem de Amerika'nın Suriye ve İran ile diyalog kurma girişimlerini zehirleme arzusu dikkate alındığında, İngiltere'nin kasıtlı olarak bu esir asker krizini çıkardığı ve Amerika'nın İran ile diyalog girişimlerini baltalamak istediği düşünülebilir. Amerikan kaynaklı olana gelince; bilindiği gibi geçen ay, İngiliz Başbakanı Tony Blair, 7.100 olan Irak'ta asker sayısının kademeli olarak 1600 (önümüzdeki aylarda) + 500 (yazın) = 2100 asker (%20) azaltılacağını ve toplamda Irak'ta 5.000 asker kalacağını, buna karşılık Afganistan'a 800 asker gönderileceğini açıkladı. Bu açıklama, Amerika'da iki farklı şekilde algılandı. İyimser algılaya göre bu, Irak'taki durumun istikrara kavuştuğunun göstergesi idi. Kötümser algıya göre, Baker-Hamilton raporundan sonra Başkan Bush'un 10 Ocak'ta açıkladığı -raporun büyük bir kısmını dikkate almıyor görünen- yeni Irak stratejisi gereği, ek 21.500 asker gönderme kararının alındığı bir sırada İngiltere'nin tam aksine asker çekmesi, Amerika'yı arkadan vurmak ve yalnızlığa itmekti. Zîra Irak savaşının başında 37 ülkeden oluşan Koalisyon kuvvetleri, 21 ülkeye düşmüş, mevcut koalisyon içindeki Güney Kore (kısmen), Polonya (tümden) ve Danimarka (tümden) asker çekeceğini ilân etmiş durumdadır. Her ne kadar bu kararda, İngiliz İşçi Partisi'nin önümüzdeki yerel seçimlerde popülaritesinin giderek azaldığı ve Blair'in bu kararla halefi olan Gordon Brown'un elini güçlendirmek istediği gerekçe gösterilse de, bilhassa Yeni-Muhâfazakâr çevrelerde bu karar, işgâl koalisyonunun dağılma sürecini hızlandırdığı, İngiltere'nin Amerika'yı bataklıkta terk ettiği ve büyük bir darbe vurduğu ve bunun İngiliz Silahlı Kuvvetleri'nin baskısı ile meydana geldiği şeklinde algılanmaktadır. Ayrıca Pentagon, İngiliz kontrolündeki Basra'nın çekilmeye müsait olmadığını, bunun askerî ikmâl güvenliğini riske atacağını ve böyle bir güvenlik boşluğunun Bağdat çevresinde başlatılacak operasyonlar sonucu direnişçilerin Güney bölgelerine kaymasını kolaylaştırıp daha ciddi sorunlara yol açacağını açıkladı. Hatta Amerika şu anda bu maksatla Güney'e 6.000 asker göndermenin plânlarını yapmaktadır. Üstelik 2004 yılında Süleymaniye'de Türk istihbarat subaylarının başına çuval geçirerek dikkatleri üzerine çeken Amerika'nın yeni Irak komutanı General Petraus, 1 Mart'ta yaptığı açıklamada, Amerika'nın altı ay içerisinde başarı kazanılamadığı takdirde, Amerikan kamuoyunda Vietnam savaşı zamanına benzer bir çöküş yaşanacağını ve Amerika'nın Irak'tan çekilmek zorunda kalacağını söyledi. Oysa Amerika'nın dört yıldır ulaşamadığı böyle bir başarıya böyle altı ay gibi bir sürede varması zaten mümkün değil. Dahası, bu hezîmet Amerika tarafından da açıkça biliniyor. Örneğin Amerikan Silahlı Kuvvetleri'nin (FM 3-24) diye bilinen "Ayaklanmalara Karşı Koyma Talimatnamesi"ne göre, böylesi harekatlarda her 50 kişi başına bir asker hesaplandığında, risk bölgesi olarak görülen Bağdat'ın etrafındaki 45 km2'lik alan için yaklaşık 120.000 asker gerekmekte, ancak Irak askerleri, mevcut Amerikan askerleri ve ek askerî birlikler, toplamda 86.000 askere ulaşmaktadır. Zaten Amerika'yı ve diğer Sömürgecileri aldatan faktör, -îmân, cesâret ve şehâdet gibi ulvî değerleri gözardı edip- hep bu matematiksel ve istatistiksel hesaplar ile plânlar yapmak olmuştur. Bu yılın sonunda Amerika'da 2008 Başkanlık Seçimleri için hazırlık döneminin başlayacağı ayrıca dikkate alındığında, işte Amerika tarafından böylesine kritik görülen bir dönemde İngiltere'nin geri çekilme kararı alması, Bush yönetimi için elbette ağır bir darbedir. Nitekim Amerika'nın eski Uusal Güvenlik danışmanlarından Brezinski, Amerika'nın bu mevcut durumunu şöyle ifade ediyordu: "Soğuk Savaş sırasında dostlarımızı birleştirip düşmanlarımızı parçalıyorduk, şimdi ise dostlarımızı parçalayıp düşmanlarımızı birleştiriyoruz." Velhâsıl; her ne kadar mezkur gerekçeler ile İngiltere'nin İran'ı kışkırtarak 15 askerini kasıtlı olarak esir düşürdüğü ihtimâli zayıf olmasa da, bu işin Amerikan kaynaklı olması daha muhtemeldir. Zîra birkaç ay önce yine İngiliz askerleri karasuları ihlâli gerekçesiyle İran askerleri tarafından tutuklanmış, ancak üç gün sonra serbest bırakılmıştı. Fakat bu kez, hem şimdiye kadar serbest bırakılmadı, hem İngiliz askerleri, İngiliz kamuoyunu tahrik edecek biçimde teşhir edildi, hem de İran alışılmadık sert bir tavır takındı. Ayrıca olayın meydana geldiği Şatt'ul-Arab açıklarındaki karasuları, Irak ile İran arasında tartışmalı bir meseledir. Buna göre İngiltere'nin Irak karasuları olduğu gerekçesi ile girdiği sular, İran tarafından İran karasuları olarak kabul edilmektedir. Nitekim Tahran'dan Arapça yayın yapan el-Alem Televizyonu'nda geçen bir haberde, esir alınan İngiliz askerlerinin bulunduğu botta yer alan GPS [Global Positioning System; Uydu kameraları ile navigasyon sistemi] cihazından İngiliz askerlerinin daha önce beş kez daha İran karasularını ihlâl ettiğinin belirlendiği vurgulandı. Son olarak dikkate değerdir ki İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki ile Ulusal Güvenlik Danışmanı (ve Nükleer Baş Müzâkereci) Ali Laricani, konu hakkında birbiri ile çelişen açıklamalar yapmıştır. Muttaki'nin bir Hükümet yetkilisi, Laricani'nin ise İran derin devletinin temsilcisi olduğu dikkate alındığında, meselenin Ahmedinecat Hükümeti ile yakın alâkası olmadığı, bilakis İran derin devleti ve ordusu ile doğrudan alâkalı olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Böylece Amerika'nın, İngiltere'yi asker çekme kararından vazgeçirmek ve İngiliz kamuoyunu bu yönde hareketlendirmek için İran'ı devreye soktuğu ihtimali daha güçlü görünmektedir. Amerika'ya gelince; o gücünün doruk noktasına ulaşmasından sonra gerileme sürecine girmiştir artık. Beraberinde İngiltere olsun yada olmasın, Amerika'nın Irak'taki âkıbeti her halükarda vahimdir. Kalmak istese kalamaz, çıkmak istese çıkamaz. Amerika'nın şu anda yoğunlaştığı mesele, bu yılın sonuna kadar Irak'ta "onurlu çekiliş" ile çekilmenin zeminini hazırlamaktır. Fakat görünür gelecekte böyle bir çekiliş imkânsızdır. Amerika'nın Irak'tan böyle bir halde çıkması, bölgede oldukça sarsıcı etkilere yol açacaktır. Kimileri bunu, domino teorisi olarak tanımlayıp Ürdün gibi kimi rejimlerin yıkılması öngörüsüne bağlamaktadır. Amerika'nın Irak'ta böyle bir halde kalması da, Amerika'yı her açıdan günden güne yıpratacaktır. Sonuçta Amerika'nın artık gerileme devrine girdiği kesindir. Amerika'nın birinci devlet konumundan düşmesine gelince; normalde Amerika çoktan bu konumdan düşmüş olmalıydı. Amerika'nın halen bu konumda kalmasının yegâne sebebi, -İbni Haldun'un Mukaddime'sinde belirttiği gibi- yerini dolduracak bir gücün henüz ortaya çıkmamış olmasıdır. Ne İngiltere, Fransa, Rusya veya Çin, ne de bir başkası şu anda bu konumu dolduracak durumda değildir. Birinci devlet konumuna ancak ve sadece Râşidî Hilâfet Devleti lâyıktır, ve yalnızca o bu konumu doldurmaya ehil olacaktır, bi-İznillah... |