|
Papa, 28 Kasım - 1 Aralık tarihleri arasında Türkiye'yi ziyaret etti. Ziyaretinin ilk gününü Ankara'da geçiren Papa, havaalanında yaklaşık yarım saat Başbakan Recep T. Erdoğan ile, Çankaya Köşkü'nde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile de makâmında görüştü. Ayrıca "Anıtkabir" denilen Mustafa Kemal'in kabrini ziyaret etti ve akşam da Vatikan Büyükelçiliği'nde diğer görüşmelerde bulundu. Ziyaretinin ikinci gününde İzmir'e gidip bazı dînî mekânları ziyaret etti. Daha sonra İstanbul'a gitti. İstanbul'da hristiyan mezhep temsilcileri ile, bilhassa Fener-Rum Ortodoks Kilisesi Patriği I. Bartholomeos ile görüştü. Ayrıca diğer mezheplerin ayinlerine katıldı. Son olarak Ayasofya "Müzesi" ile SultanAhmed Camii'ni ziyaret etti. Papa'nın Türkiye ziyâretine vesîle olan, 2004 yılında Vatikan'ı ziyaret eden Bartholomeos'un geçen yıl yaptığı dâvet idi. Ancak Bartholomeos'un Türkiye Cumhuriyeti kânunları açısından yasal statüsü olmadığı ve siyâsî bir dâvet olacağı gerekçesiyle laikler tarafından hoş karşılanmadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Sezer, Patriğin bu dâvetini bypass etmek için bizatihi dâvet etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla bu dâvet, laiklerin kerhen yaptıkları bir dâvet oldu. Papa'nın Türkiye'ye geleceği uzun süre önce plânlandığı dikkate alındığında, 12 Eylül'de Almanya'da İslam aleyhine yaptığı konuşmanın kasıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Türkiye ziyareti, bu Papa'nın -papa olduktan sonra- Müslüman bir ülkeye yaptığı ilk ziyarettir. Türkiye'ye gelmeden önce Papa'nın ziyaretine ilişkin tartışmaların en önemli konusu, Papa'nın Müslümanlardan özür dileyip dilemeyeceği ile Türkiye'ye neden geldiği konusu idi. Özür meselesine gelince; Papa özür dilemez. Çünkü muharref inançlarına göre o, -hâşâ- Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisidir ve -hâşâ- hatadan münezzehtir. Dolayısıyla Papa'nın özür dilemesi, Papalığı terk etmesini gerektirir ki bu olacak şey değildir. Ayrıca onlar özür dilemeden önce Müslümanların özürlerini beklemektedirler. Nitekim İspanyol Başbakan Zapatero daha önce şöyle demişti: "Müslümanlar İspanya'yı [Endülüs'ü] işgâl ettikleri için özür dilediler mi?" Papa'nın Türkiye'yi ziyaret nedenine gelince; Bu Papa'dan önce 1967'de Papa VI. Paul ve 1979'da Papa II. Jean Paul Türkiye'yi ziyaret etmişti. Papa'nın hem Vatikan Papalık Devleti'nin başkanı, hem de Katolik Dünyanın Manevi Lideri olmasından dolayı ziyâretin hem siyasî hem de dinî boyutu vardır. Dinlerarası Diyalog: Her ne kadar Papa, yaptığı açıklamalar ve sergilediği tutumlar ile dinlerarası diyalog mefhumunun gerçek yüzünü ifşa ediyorsa da, bu politikadan tümüyle vazgeçmiş değildir. Bunun için Diyanet İşleri Başkanı ile yaptığı görüşmeden sonra yaptığı açıklamada ve Fener-Rum Patrikhanesi'nde yaptığı hitapta dinlerarası diyaloga vurgu yapmıştır. Bundan dolayı Türkiye'ye "nefret figürü" olarak gelirken, Sultanahmet Camii'ni ziyaret etmesi, İstanbul Müftüsü ile camide dua etmesi, Ayasofya'da haç çıkarmaması gibi yaptığı jestler ile popüler medyanın ifadesiyle "hoşgörü figürü" olarak Türkiye'den ayrıldı. Camii ziyareti ise ilk değildir ve simgeseldir. Nitekim daha önce Papa II. Jean Paul de (Suriye'nin başkenti) Şam'daki Umeyye Camii'ni ziyaret etmişti. Dinlerarası diyalogun gerçek yüzünü bundan önceki Papalar en yalın ifadeler ile göstermişlerdir: Papa Vl. Paul: "Kilisemiz bütün insanlığın mutluluğu içindir. Dinlerarası Diyalog'un bizim için anlamı, bütün insanları İncil'e ve Kiliseye yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur." (6 Ağustos l964) Papa II. Jean Paul: "Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda ise Amerika ve Afrika. Üçüncü bin yılda hedef Asya'dır." (24 Aralık 1999) Mezheplerarası Diyalog veya İşbirliği: Papa'nın Türkiye ziyaretinin en önemli ayaklarından biri de budur. Papa, dinlerarası diyalog misyonuna daha önce ilave edilip de bir türlü pratiğe dökülememiş "mezheplerarası diyalog" mefhumunu hareketlendirmek istemektedir. Bundan yaklaşık bin yıl önce (M. 1054'te) Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, aralarındaki anlaşmazlıklardan ötürü birbirlerini lanetlediler. Sonra aralarında şiddetli bir düşmanlık başladı. Hatta Katolikler İstanbul'a kadar gelip kendi dindaşlarını vahşice katlettiler. Ortodoks Kilisesi, İstanbul'un fethinden önce düşmanlığa son vermeyi kabul ettiyse de gerçekleşmedi. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra 1965 yılında, Katolik Papalık ile Ortodoks Patrikhane, bu lanetleşmenin artık geçersiz olduğunu ilan ettiler ve aralarındaki düşmanlığa son verme kararı aldılar. Fakat bu, bir birlikteliğe ve işbirliğine dönüşemedi. Buna yol açan Türkiye'deki laiklerin patrikhaneye yönelik sert tutumları ile birlikte Sovyetler Birliği'nin zayıflamaya başlayıp bir süre sonra yıkılması idi. Mustafa Kemâl, Lozan Anlaşması'ndan hemen önce 1923 yılında şöyle demişti: "Patrikhane bir fesat ve ihanet ocağıdır." Fakat Lozan'dan sonra Patrikhane aleyhine konuşmadı. Nitekim Lozan'ın gizli maddelerinde, Heybeliada'daki Ruhban Okulu'nun varlığı, Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığa paralel bir mukâbiliyet (karşılıklılık) ilkesine dayandırıldı. Çünkü İngiltere'nin politikası, mevcut sorunları ülkeler arasında düşmanlık ve çekişme unsuru haline getirerek kendi sömürgeci varlığını unutturmak ve gerektiğinde bunları kaşımaktır. Papalık ile Patrikhane arasındaki düşmanlığın sona ermesinden sonra 1971'de Türkiye'de Patrikhane hakkında yasalar çıkarıldı. Buna göre, patrikhaneye papaz yetiştiren Heybeliada Ruhban Okulu kapatıldı. Patriğe Türkiye'de eğitim alma ve Türk vatandaşı olma şartı getirildi. Bunun için patrikhane, din adamı yetiştiremez hale geldi ve dolayısıyla kadroları her geçen gün yaşlandı. Ortodoks Rum ve Ermeni kiliselerine bağlı vakıfların sahip oldukları mülklere el konuldu. Böylece Patrikhane'nin büyümesi ve ekümenik niteliğe kavuşması engellendi. Papalık ile Patrikhane arasındaki düşmanlığın sona ermesini sağlayan Amerika idi. Amerika'nın patrikhaneye ilgisi 1950'lerde başladı. O zamanlar Fener-Rum Patrikhanesi'nin başına geçen Atenagoras, bundan önce Amerikan Başpiskoposu idi. Hatta patrik seçildiğinde New York'tan İstanbul'a Başkan Truman'ın özel uçağı ile gelmişti. Amerika'nın ekümenik patrikhane doktrini, Atenagoras tarafında şekillendirildi. Bu doktrinin iki sacayağı şunlar idi: Patrikhane asla İstanbul'dan gitmemeli ve Rum-Ortodoks karakteri asla tehlikeye sokulmamalı. Aksi takdirde Rusya'nın lehine gelişmeler olabilir, Rusya, Moskova Patrikhanesi'ni öne çıkararak Ortodoks dünyanın liderliğine soyunabilirdi. Fakat bu plânın infazı için Katolik dünyanın desteği gerekiyordu ve 1965'teki "lanetleşmenin ilgası" bunun bir sonucu idi. Ayrıca Amerika, İtalyan olmayan Polonyalı Kardinal Voitilla'nın Papa II. Jean Paul olarak seçilmesi ve desteklenmesi için tüm gücünü harcadı. II. Jean Paul döneminde mesele, komünizm tehlikesi idi ve komünizm ile mücâdele konusunda hem Amerika hem de Avrupa hemfikirdi. İşte Türkiye'deki laikler, Lozan sonrasında bunun için 70'li yıllardaki yasal düzenlemeleri getirerek Amerika'nın patrikhaneye müdahale etmesini ve onu ekümenik statüye kavuşturmasını engellemek istediler. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve dolayısıyla Komünizm tehlikesinin ortadan kalkmasıyla birlikte Katolik-Ortodoks ittifakının bir önemi kalmadı. Tâ ki yeni ve daha tehlikeli bir küresel tehdit ortaya çıkıncaya kadar... İslam! Siyâsî İslam'ın Batılı Kapitalist Dünya tarafından yeni baş belası olarak algılanması, bu Hristiyan İttifakı'na duyulan ihtiyacı yeniden gündeme getirdi. Zîra İslam, hem inanç açısından Batılı gençlik üzerinde, hem de ideolojik açıdan İslâmî topraklar üzerinde yeniden güç kazandı. Özellikle İslam'ın Râşidî Hilâfet Devleti liderliğinde siyâsî bir güç olarak dünya sahnesine yeniden devletlerarası arenada yerine alacak olmasından duyulan endişe, Amerika ve İngiltere liderliğinde 11 Eylül sonrası bir Askerî Haçlı Savaşı'nın başlatılmasına neden oldu. Bununla birlikte Batı, İslam'ın fikrî-ideolojik anlamda çökertilmesi için de çalışmalar yürüttü. Dinlerarası Diyalog, Ilımlı İslam, Medeniyetler İttifakı, Demokratikleşme, Büyük Ortadoğu Projesi isimleri altında yürütülen saldırı kampanyasının bir parçasını da Vatikan liderliğinde Mânevi Haçlı Savaşı başlatılması oluşturuyordu. İşte eski adıyla Kardinal Ratzinger ve yeni adıyla Papa XVI. Benedikt, böyle bir misyon yüklenmiş durumdadır. 12 Eylül'de İslam aleyhine yaptığı konuşma da bu minvâlde, Batı Dünyası'nı İslam konusunda uyarmak, İslam'a ve Müslümanlara karşı birleşmelerini sağlamak, mezhepler arası ihtilafları bu tehlikeden kurtuluncaya kadar bertaraf etmek içindi. Nitekim Eylül ayında yaptığı konuşmada şunları hedeflemişti: - - Tarihsel Haçlı Seferi misyonunu taklit ederek Avrupa kamuoyunu İslam'a ve Müslümanlara karşı birleştirmek,
- - Kendi şahsiyetini, bu Haçlı Seferi'nin mânevi komutanı olarak öne çıkarıp tüm Hristiyan aleminin kendi liderliğine saygı göstermesini sağlamak. [Mart ayında Papa, ünvanlarından biri olan "Batı Patriği" ünvânını kaldırdı. Nitekim Vatikan "Batı Patriği", (Konstantinapol Patrikhanesi) denilen Fener-Rum ise "Doğu Patriği" idi. Fener-Rum Patrikhanesi, bu ünvânın kaldırılmasının ne anlama geldiğini Vatikan'a birçok kez sormuş, ancak yanıt alamamıştı. Nitekim bu ünvanın kaldırılması, Papa'nın evrenselleşmesi ve belki de "mezheplerüstü vasıf" kazanması anlamına geliyordu]
- - İslam'ın Rasulü'nü "terörist", İslam'ın Zirve Sütunu olan Cihâd'ı "terör" olarak yalın bir şekilde tanımlayarak İslam'ın "içerisinden terörist çıkan bir din" olarak değil, "terör ve terörist dini" olarak algılanmasını sağlamak,
- - Müslümanlar kendisinden özür beklerken bir tokat daha atıp "siz beni yanlış anladınız" diyerek aşağılamak. "Yanlış yerdesiniz, haktan bâtıla gelin" imasından bulunarak muharref inancına dolaylı çağrıda bulunmak.
İşte Papa, bunun için Türkiye'ye gelip Patrikhane ile ilişkilerini geliştirmek istedi. Bunun için Bartholomeos ile bir "ortak deklarasyon" yayınladı. Papa ile Patrik arasında "târihi yakınlaşma" olarak tanımlanan bu ortak deklarasyonda; "dinlerarası diyalog"un yanı sıra "mezheplerarası diyalog ve işbirliği"ne vurgu yapıldı. Papa'nın mezheplerarası diyalogu ve işbirliğini geliştirmek için geldiğinin bir diğer göstergesi de İstanbul'da diğer hristiyan mezhep temsilcileri ile de biraraya gelmiş olmasıdır. Bu işbirliği konsepti, fiilî bir birleşme içermez. Çünkü aralarındaki kadîm ayrılık ve nefret, kısa sürede çözülemez. Her ne kadar Papa ile Patrik, karşılıklı hoşgörü ve işbirliği sözü vermiş olsalar da, her iki taraf içerisinden birçok papaz ve kardinal bundan rahatsızlık duymaktadır. Ayrıca inanç ve ibâdet konusunda da aralarında çözülmesi muhal ihtilaflar mevcuttur. Papa'nın "ekümenik" olarak tanımladığı Patrik I. Bartholomeos, aralarında Moskova, Atina, Beyrut ve diğerleri dahil yaklaşık 15 patrikhane içinde "eşitlerin birincisi" olarak görülmektedir. Ekümenlik, evrensellik demektir ve bir Ekümenia gerektirir. Ekümenia, evrensel patrikhanenin sahip olduğu toprak parçası demektir. Patrikhane İstanbul'dadır, ancak toprağı yoktur ve fiili olarak ekümen olamaz. Papa'nın bu ziyareti, patrikhaneye manevi ekümenlik kazandırmıştır. Çünkü Papa kendisini ekümen olarak tanımlamıştır. AKP Hükümeti de çıkartmaya çalıştığı Vakıflar Kânunu ile patrikhanenin muhtaç olduğu toprağı sağlamaya çalışacaktır ki buranın Vatikan ile paralel olarak hareket edecek Ortodoksların merkezi haline getirilmesi mümkün olsun. Ayrıca bir diğer yönüyle Vatikan, Ortodoks dünyayı zayıflatılmış ve yok oluşa terkedilmiş Fener-Rum Patrikhanesi liderliğinde birleştirerek Rusya'ya karşı bir manevra yapmaktadır. Bu, oldukça hassas ve titiz bir süreç başlatmaktadır. Bahse değerdir ki hristiyan mezheplerinin tek çatı altında birleşmesi sözkonusu değildir. Zîra aralarındaki ihtilafların yalnızca duygusal sebepleri yoktur. Fakat İslam'a ve Müslümanlara karşı tutumsal bir birleşme mümkündür ve bu ziyaret esasen bunu amaçlamaktadır. Nitekim Batı Dünyası, İslam'ın yayılışını, Müslümanların kendi hadâratlarına entegre olmadığını idrak etmektedir. Aynı zamanda aralarında siyasi, akidevi ve kültürel engelleri de vardır. Hatta Vatikan Papalığı ile İstanbul Patrikhanesi'nin birleşmesi denklik açısında bile mümkün değildir. Nitekim şu anda Fener-Rum Patrikhanesi iki-üç bin kişilik bir Ortodoks-Rum cemaati bünyesinde barındıran, dört katlı köhne bir binadan müteşekkildir ve Vatikan'a kıyasla oldukça zayıftır. Vatikanvâri bir yasal statüye sahip değildir. Ülke dışından gelerek Patriğe yardım eden papazlar, genellikle turist vizesiyle geçici olarak gelebilmekte ve yasal misyonerlik izni alamamaktadır. Bu durum, Patrikhane'yi yok oluşa ve merkezini başka ülkeye taşımaya zorlamaktadır. Bu ise Atenagoras doktrininin tersine bir durumdur ve Amerika bunu istememektedir. Bunun için Amerika ile Avrupa Birliği birlikte, laiklerin yıllar önce koyduğu engelleri aşmaya çalışmakta, bunları Patrikhane'yi ayakta tutmak için Avrupa Birliği'ne üyelik koşulları haline getirmektedir. Bunun için Avrupa Birliği; azınlıklar, ruhban okulu, el konulan vakıf mülkleri ve vakıflar kanunu konusunda AKP Hükümeti'ni sıkıştırmaktadır. AKP Hükümeti bu koşulları yerine getirmeye oldukça iştiyaklıdır, ancak başta Ordu olmak üzere Laikler buna karşı çıkmaktadır. İşte Papa'nın; Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti'ni övmesi, devletin prosedürünü titizlikle takip etmesi, Cumhurbaşkanı Sezer ile görüşmesi ve hatta Mustafa Kemal'in kabrine gidip övgü dolu cümleler kullanması bu noktada anlam kazanmaktadır. Nitekim bu yasaların, istenilen doğrultuda çıkarılabilmesi için Cumhurbaşkanı'nın ve de laiklerin onayına ihtiyaç vardır. Fakat ordunun desteğine sahip Sezer, bunu kabul etmeyecektir. Nitekim etmemiştir de. Papa henüz Türkiye'den ayrılmamış iken, Sezer Vakıflar Yasası'nın bazı maddelerini veto ederek Meclis'e geri göndermiştir. Hem de bu Vakıflar Yasası, İngilizlerin koyduğu mukâbiliyet şartını içerdiği halde... Zîra AKP, laiklere tüm istenilenleri kolayca kabul ettiremeyeceğini bilmektedir. Ayrıca Laikler, hristiyan cemaatlere verilecek hakların, İslami cemaatlere ve tarikatlara da verileceğinden kaygılanmaktadır. Bunun için Papa, patrikhanede yaptığı konuşmada laiklik düşüncesine de saldırmıştır. Üstelik Amerika'nın bu yeni Papa'nın seçilmesinde bariz bir rolü oldu. Papa'nın siyasi karakteri Amerikan yanlısı Alman Şansölyesi Angela Merkel'i andırmaktadır. Nitekim Papa, meşum Eylül konuşmasını vatandaşı olduğu Almanya'da yapmış, konuşmadan bir hafta önce de Merkel ile görüşmüştür. Yine Türkiye'ye gelmeden önce de Merkel ile görüşmüştür. Bu karakter, klasik Avrupa Hristiyan-demokrat çizgisidir ve Amerika'daki Yeni-Muhafazakar taife ile bağlantıları vardır. Amerika ve İngiltere'de Protestan ve Evangelist ağırlığın bulunması, Katolik Papa ile birliktelik ve paralellik olmayacağı anlamına gelmez. En bariz özelliği ise şiddetli İslam düşmanı ve "İsrail" dostu olmasıdır. Nitekim Papa, Nazilerin yahudileri öldürmesini "şeytanî" olarak nitelemektedir. Papa'nın Türkiye'nin Avrupa Birliği'ni desteklemesi ve Kıbrıs meselesinde çözüm yeri olrak Birleşmiş Milletler'i göstermesi de Amerikan güdümünde olduğuna işâret etmektedir. Papa'nın Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediği açıklaması, temenniden ibarettir. Ayrıca Vatikan Papalık Devleti, Avrupa kıtasında olduğu halde, "papalığın kutsiyeti aşağılanmasın" ve "Avrupa modeli laikliğe halel gelmesin" Avrupa Birliği üyesi değildir. Üstelik Papa henüz Türkiye'den ayrılmamışken, AB Komisyonu Türkiye ile müzâkerelerin sekiz başlıkta açılmamasını ve diğer başlıkların ise kapatılmamasını öneren bir tavsiye kararı aldı. Dolayısıyla Papa'nın siyasi değil, manevi bir gücü vardır. Ziyaretin en çarpıcı yansımalarından biri de Erdoğan'ın Papa ile görüşmesinden hemen sonra NATO toplantısına gitmeden hemen önce havaalanında yaptığı konuşmada Türkiye'deki Müslümanların oranını %95 olarak telaffuz etmesiydi. Oysa Reuters'ın haberine göre, Türkiye'deki ğayri-muslim azınlıkların rakamları şöyledir: 20.000 Katolik + 2.000 Rum Ortodoks + 3.500 Protestan (çoğu mürted) + 23.000 Yahudi. Bu da Türkiye'de yaklaşık 50.000 ğayri-muslim olduğu anlamına gelmektedir. Sabetayistlerin de yüz binden fazla olduğu varsayılsa bile, resmî olmayan rakamlara göre dahi, Türkiye'deki ğayri-muslimlerin sayısı yarım milyona ulaşmamaktadır. Fakat Erdoğan, bu açıklamasıyla yaklaşık 80 milyonluk bir nüfusa sahip Türkiye'nin yaklaşık 4 milyonunu "tekfir" etmiştir! Ve'l hulâsa: Vatikan'ın girişimiyle oluşturulmaya çalışılan bu mezheplerarası birliktelik, temel, birincil ve akîdevi olarak İslam'a ve Müslümanlara karşıdır, tâlî, ikincil ve siyasi olarak da Rusya'ya karşıdır. Şimdiki XVI. Benedikt döneminde mesele, artık İslam tehlikesidir ve İslam ile mücâdele konusunda hem Amerika hem de Avrupa önceden olduğu gibi yine hemfikirdir. Ayasofya'ya gelince; Roma Papası, Türkiye'den şöyle diyerek ayrıldı: "Kalbimin bir kısmını burada bırakıyorum." Bu sözün aslında ne anlama geldiğini ancak Allah bilir. Görünen o ki bu Kâfir, Bizans'taki ismiyle Konstantinapolis dediği İslambul'un Müslüman Mücâhidlerin dillere destan azimleriyle fethedilmesinin hıncından parmaklarını ısırmakta, bu topraklara yeniden kavuşmanın acısıyla tutuşmaktadır. Hele Ayasofya için nasıl da kahrolduğu, içerisinde gezerkenki yüz ifadesine vuruyordu. Yazıktır ki Ayasofya, Müslümanlar için de bir yürek acısıdır. Zîra Laik [Dinsiz] Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal'in [Allah'ın, Rasulü'nün, meleklerinin, mü'minlerin ve Fâtih'in lâneti onun üzerine olsun] imzasıyla onu müzeye çevirip Fâtih'in emânetine hıyânet etmiş, onun lânetine uğramıştır. Nitekim Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in müjdesine nâil olmuş muzaffer komutan Fâtih, vasiyetnâmesinde şöyle yazıyordu: "Bu şâhâne kilise Ayasofya, kıyâmete kadar Câmii olarak vakfedilmiştir. Bunu, Allah'a, Âhirete, O'nun heybetine inanan hiçbir mahluk, -ister sultan ister hakim isterse mütegallibe olsun- değiştiremez. Her kim bu vakıf şartlarını kim değiştirirse, Allah'ın, meleklerin, bütün mü'minlerin lâneti onların üzerine olsun. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın." Bu Ümmet, her ne zaman Ayasofya adı anılsa kan ağlamaktadır. Ayasofya bu Ümmetin nazarında herhangi bir cami değildir. Bilakis Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in müjdesine mazhar olan "O ne güzel kumandan" Fâtih Sultan Mehmed Hân ile, "O ne güzel ordu" diye müjdelenen Fetih Ordusu'nun zafer armağanıdır. İşte kurulması çok yakın olan Râşidî Hilâfet Devleti, Allah'ın izni ve yardımı ile, Fâtih'in bu kıymetli emânetini geri alacak, vasiyetini muhafaza edecek ve Ayasofya'yı, Mescid-i Haram gibi, Mescid-in Nebevî gibi, Mescid-i Aksâ gibi sahiplerine iade edecektir. Bununla da yetinmeyecek ve Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]'in ikinci müjdesine icâbet ederek Roma Papası'nın tahtını başına geçirecek, Fâtih'in vasiyetine de icâbet edip onun kahrolası şatosunu Hilâfet Ordusu'nun atlarına ahır yapacaktır, İnşâAllah. |