Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow Laiklerin Tahrikine Zemin Hazırlanıyor
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

69/25-29 Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keşke bana verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keşke son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı" der.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Hoşuna gitsin gitmesin Allah'a isyan ile emir olunmadığı müddetçe müslümana dinleyip itaat etmek düşer. Şayet Allah'a isyanla emredilirse ne dinlenir ne de itaat edilir." (Müslim, Buhari, Ahkam, 6611)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Laiklerin Tahrikine Zemin Hazırlanıyor Yazdır E-Posta
A. Yusuf Tuğtekin
20 Mayıs 2006 Cumartesi

17 Mayıs Çarşamba sabahı Danıştay binasında meydana gelen silahlı saldırıda, 2. Daire Başkanı öldürüldü, 4 hâkim de yaralandı. Olayın fâili olarak bir avukat tutuklandı.

Saldırının kimler tarafından ne maksatla yapıldığını anlamak için oldukça erkendir. Zîra sanığın, nasıl bir kişiliği olduğu, ifadesinde neler söylediği, kimler ile bağlantılı olduğu ve benzeri hususlar belirsizdir. Medyada yer alan haberler yalanlar ve çelişkiler ile doludur. Doğruluklarını teyid etmek ise mümkün değildir. Bununla birlikte Özel Kuvvetler'in operasyon tarzını andırmaktadır.

Özel Kuvvetler Komutanlığı [ÖKK], Ordu içinde gayri-nizâmî harp üzerinde teşkilatlanmış bir yapılanmadır. Eski adı Özel Harp Dairesi idi. İsmi 1992'de değiştirilmişti. Bu dâirenin eski başkanlarından Cihat Akyol Paşa, Silahlı Kuvvetler Dergisi'nin 1971 yılı Mart ayında yayınlanan sayısının ekinde geçen sözleri şöyle demişti: "Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, müdahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir."

Yine Eski Özel Kuvvetler Komutanı Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Aksiyon Dergisi'nin 31 Mart 2001 tarihli 330 sayılı baskısında şöyle diyordu: "Savaşta, düşmanın işgal ettiği bölgelerde bazı olaylar yaratılır ve düşman yaratmış gibi gösterilir... Psikolojik harekâtta böyle bir olay yaratarak halkı düşmana karşı galeyana getirmek. Belki, Güneydoğu'da da oluyor bunlar, yanlış olarak..."

Hürriyet Gazetesi'ne verdiği bir demecinde şöyle anlatıyordu: "Savaşta, bölge işgal edildiği zaman gayri nizamı harbi başlatıp ateşlemesi için her siyasi görüşten insandan oluşan bir savunma teşkilatı kuruyorsunuz. Bu teşkilatta her cins adam var. Her siyasi görüşten insan var... Sonradan bunların bazıları milletvekili olmuş. MHP'den de, CHP'den de, başka partilerden de. Çünkü vatan savunması gibi böyle önemli bir görev için bunlar gençken herbiri özenle seçiliyor. Böyle kutsi bir görev olmasa bu arkadaşlar bu daireye girer mi? MİT, Emniyet çağırsa, 'ajan mı olacağım' diye çekinir belki, ama bu kutsi bir görev... Bu teşkilat sonuçta Türkiye'nin mozaiğini oluşturuyor. İçinde Türk'ü de, Kürt'ü de, Lazı, Çerkezi de var. Hatta, Türkiye açısından işgale en açık bölgeler Doğu ve Güneydoğu olduğu için en çok da oralardan insanlar var. Doğu ve Güneydoğuluların teşkilata alınmalarında da asla tereddüt edilmemiştir. Oranın halkı da teşkilatın adamıdır. O insanların da bu teşkilat içinde böyle bir görev için yer alıyor olmasından gurur duymak lazım. Subaylığımda da ben, en önemli görev yerlerine Doğu ve Güneydoğuluları koyardım. Çünkü, örneğin önemli bir yere nöbetçi olarak koyduğunda, 'yasak' dedi mi kimse giremezdi oraya. Onlarla iftihar ediyoruz."

Daha önce benzer saldırıları gerçekleştiren bazı tetikçilerin de bu teşkilâtın adamları olduğu sanılmaktadır. Örneğin, Papa'yı vuran Mehmet Ali Ağca, Özal'ı vuran Kartal Demirağ gibi. Bunların en önemli özelliği Doğulu ve ketum olmalarıdır. Nitekim Yeşil diye bilinen ünlü JİTEM [Jandarma İstihbârat, ÖKK benzeri bir yapılanma] tetikçisi Mahmut Yıldırım da bu avukat gibi Bingöllü, Kürt, Zaza, Türk Milliyetçisi ve devletçidir. Fakat muhtemelen kimler için çalıştığının farkında değildir ve o kutsî görev uğruna kendi fedâ etmenin gururunu yaşıyordur. Dikkat çekici bir serinkanlılığa sahip olması bunu göstermektedir.

Dolayısıyla bu olay da, öncekiler gibi sonuçsuz kalacaktır. Kâtil, ya Demirağ gibi sürekli ketum kalacaktır yada Ağca gibi sürekli yalan ifadeler verecektir. Bundan dolayı olayı, gerçekleşme şekli, çelişkili durumlar ve benzerleri üzerinde tartışmanın anlamı yoktur. Zîra provakatif, örgütlü, planlı, istihbârat destekli ve dakik bir zamanlama ile yapıldığı açıktır. Son dönemde meydana gelen olaylar ardı ardına sıralandığında bu gerçek görülecektir:

  • - Şemdinli olayları ve JİTEM provakasyonunun ifşâsı
  • - Sauna çetesinin ortaya çıkarılması [ÖKK'nın organizesi olduğu ifşa edildi]
  • - Şemdinli İddianamesi [İddianameyi hazırlayan savcı ihraç edildi]
  • - Danıştay seçimleri [Ölen 2. Daire Başkanı da adaydı ama sonra adaylıktan çekilmişti]
  • - 20 Mart Şemdinli Muhtırası
  • - Ordunun Doğu sınırına askerî yığınak yapması
  • - Arınç'ın 23 Nisan konuşması [Laikliğin yeniden tanımlanmasını istemişti]
  • - Cumhuriyet Gazetesi'ne bir hafta içerisinde atılan üç el bombası
  • - Danıştay saldırısı

Özellikle Şemdinli olayından sonra siyâset ve medya çevresinden laikler, AKP Hükümeti'ne karşı şiddetli bir kampanya başlattılar. Bu olay ile birlikte saldırılarının dozajı da iyice artmıştır. Laikler, olayı "Laikliğe ve Cumhuriyete saldırı" olarak kabul edip Hükümeti açıkça "katil" olarak tanımlamışlar, seslerinin iyice yükseltip gövde gösterileri yapmışlardır.

Daha olayın ilk saatlerinde İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanca saldırmışlar, hiçbir şey belli değil iken bunu "Şeriatçı terör" olarak tanımlamışlar, söylemlerini haklı çıkarmak için daha sonra doğru olmadığı açığa çıkan birçok yalanlar uydurmuşlardır. Fakat asıl hedefleri doğrudan AKP Hükümeti olmuştur. Olayın sıcak saatlerinde CHP Lideri Deniz Baykal "Siyâsete kan bulaştı" diyordu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer: "Bu laikliğe ve cumhuriyete yönelik bir saldırıdır" diyordu. Bazı laikler Kubilay benzetmesi bile yapıyordu. Kubilay, 1930'lu yıllarda Manisa'nın Menemen ilçesinde, Müslümanlar tarafından linç edildiği iddia edilen laik bir subaydır. Onun öldürülmesinden sonra İslam'a ve Müslümanlara karşı şiddetli bir saldırı kampanyası başlatılmıştı.

Medya da benzer şekilde davranmış, birbirleriyle saptırıcı, özensiz ve yalan haber üretme yarışına girmişlerdir. Hatta bazıları daha da ileri giderek bu olayı "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" olarak nitelemişlerdir. Laiklerin ve Medyanın Hükümete yönelik bu şiddetli kampanyasına Ordu da destek vermiştir. Genelkurmay Başkanı Özkök, "Halkın tepkisi haklıdır" diyerek dolaylı da olsa Hükümeti "kâtil" olarak kabul etmiştir.

Hükümet, bu süreç boyunca sürekli itibar kaybetti ve bundan sonra da kaybetmeye devam edecektir. Nitekim Hükümetin yıpranma süreci, bu olayla birlikte hızlanmıştır. Üstelik laikler, örtülü olarak Hükümeti tehdit etmektedirler. Bir diğer ifadeyle laiklerin beklentileri karşılanmazsa bu tür şiddet eylemleri artırılacaktır.

Hatırlanacağı gibi 28 Şubat 1997 darbesinden önce de benzer bir atmosfer yaşanmıştı. O dönemde derin devletin İngiliz kesimi, "laik aydınlar" denilen şahsiyetleri öldürüyordu ki laikleri tahrik edip kargaşa ortamına zemin oluşturabilsin. Bunların en bârizleri, devlet ile illegal örgütlenmeler arasındaki ilişkileri deşifre etmek üzere olan ünlü yazar Uğur Mumcu, Siyasal Bilgiler Fakültesi profesörlerinden Ahmet Taner Kışlalı ve Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan cinâyetleri idi. Böylece laiklerin çıldırmaları sağlanmış, ülke ağır bir kaos atmosferine sürüklenmiş, nihâyetinde 28 Şubat post-modern darbesi gerçekleşmişti.

Bugün de aynı senaryo oynatılmaktadır. Fakat bugünkü vakıa daha farklıdır. Zîra ordu, darbe yapabilecek durumda değildir. Bu nedenle Hükümet sıkıştırılmakta, yasal değişikliklerden sonra seçime zorlanmaktadır. Bu yasal değişikliklerin başında ise halen %10 olan seçim barajının düşürülmesi gelmektedir. Zîra laikler, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden dolayı, Erken Genel seçim yapılmasını ve seçimlere de baraj düşürüldükten sonra gidilmesini istemektedirler.

Dolayısıyla Hükümet, seçim barajını düşürüp erken seçim kararı almadığı sürece, şiddet eylemlerinin dozajı ve darbe söylentileri artacaktır.

Danıştay saldırısında öne çıkan diğer iki nokta da Vakit Gazetesi ile başörtüsü meselesi idi. Çünkü Vakit Gazetesi, 13 Şubat 2006 tarihli nüshasında, bir okul müdiresinin sokakta bile başörtüsü giyinmesini yasaklayan kararını alan Danıştay üyelerinin fotoğrafını "İşte o üyeler" manşetiyle yayınlandı ve Danıştay saldırısında o üyeler hedef alındı. Bu nedenle Medyada Vakit Gazetesi hakkında "üyeleri hedef gösterme" suçlaması yapıldı. Daha önce Van Savcısı'na dirsek çeviren AKP bu kez de Vakit'e dirsek çevirdi. Hükümet Sözcüsü Çiçek şöyle dedi: "Özgürlük sorumsuzluk anlamına gelmiyor... Kim yanlış yapıyorsa, hukuk açısından doğru yapmıyorsa ona karşı tavır koymamız gerekir."

Kanaltürk'te azgın laiklerden birinin sorduğu bir soru aslında oldukça düşündürücüdür: "Bu gazete yaklaşık 160 dâvâ kaybettiği halde hâlâ nasıl ayakta kalabilmektedir?" Vakit Gazetesi varlığı, yayınları ve fonksiyonu ile karmaşık ve kuşku uyandırıcı bir gazetedir. İslâmî kitleleşmeye karşı yeterince duyarlı olmayan, fikirlerden öte şahıslar ile meşgul olan, çözümden öte sorunların târifini ortaya koyan, bu târifleri de siyâsî uyanıklık zafiyeti ve basîret bağlanmasından ötürü çoğu zaman hatalı ve eksik yapan bir gazetedir. Doğrusu Vakit Gazetesi, Müslümanların duygularını deşarj eden, devletin bekâsı açısından önemli bir boşluk dolduran ve Ümmeti siyâsî uyanıklıktan uzaklaştıran sistem-içi bir yayın organıdır.

Yine kâtilin, cinâyeti başörtüsü yasağına duyduğu öfkeden dolayı yaptığı iddia edildi. Oysa Danıştay, başörtüsü ile ilgili kararını yaklaşık üç ay önce almıştı. Gerçekte bugün Türkiye'de başörtüsü, gerçek anlamının dışına çıkarılmış, politik bir malzeme haline gelmiştir. Zîra laikler başörtüsü yasağını savunarak hem İslam'a saldırmakta hem de Müslümanların oylarını alan Hükümeti yıpratmaktadırlar. Hükümet ise başörtüsü konusunu gündeme getirerek hem Müslümanların duygularını okşamakta hem de başörtüsünü demokratikleşmenin göstergesi sayarak acziyetini örtmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla Hükümet başörtüsünü çözmeye kalkışırsa, hem laikler bunu devletin temel ilkelerine bir saldırı olarak algılayacaklar hem de laiklerin şeytânî tuzakları ile toplumsal bir gerginliğin önü açılmış olacaktır. Diğer taraftan başörtüsü meselesi, Müslümanları aldatmak ve asıl odaktan saptırmak için de istismar edilmektedir. Zîra başörtüsünü tek dâvâ addeden, sırf bunun için dernekler, vakıflar, organizasyonlar kuran ve başörtüsünün çözümü adına demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi Küfür sloganlarına sarılan Müslümanlar mevcuttur.

Gerçekte mesele, başörtüsü meselesi değildir. Mesele, Sömürgeci Kâfirlerin uydusu olan bu Küfür nizâmının ta kendisidir. Bu devlet yıkılıp yerine Hilâfet kurulmadıkça, laikler, özel kuvvetler ve başörtüsü gibi binlerce sorun asla çözülemeyecektir.

< Önceki   Sonraki >
03 Aralık 2008 Çarşamba

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |