Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow Şemdinli İddianamesinde Karşı Hamleler
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

36/63 İşte bu, size söz verilen cehennemdir.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Şehitlerin efendisi Hz. Hamza ve zalim hükümdara karşı çıkıp ona doğruyu gösterirken öldürülen kimsedir."
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Şemdinli İddianamesinde Karşı Hamleler Yazdır E-Posta
A. Yusuf Tuğtekin
05 Temmuz 2006 Çarşamba

9 Kasım'da Hakkâri'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen patlama hakkında Van Cumhuriyet Savcılığı tarafından 3 Mart'ta tamamlanıp Van Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunulan iddianame Türkiye kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Zira iddianameyi hazırlayan savcı, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı "çete kurmakla" suçluyordu. İddianamenin medyaya sızdırılmasıyla birlikte başta laikler olmak üzere değişik kesimler savcı aleyhinde şiddetli propaganda yapmaya ve orduyu öve öve bitirememeye başladılar. Sözkonusu iddianamenin, Ağustos ayında Genelkurmay Başkanı olması beklenen Yaşar Büyükanıt'ın önünü kesmek, teröre karşı mücadeleyi zaafa uğratmak ve benzeri maksatlar ile hazırlandığı iddia edildi.

İddianamenin gündeme gelmesinden sonra kuvvet komutanları ile olağanüstü toplantı düzenleyen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, komutanların iddianameden duydukları rahatsızlığı bizzat makamlarına giderek Başbakan Recep Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e iletti. Orduya yakınlığı ile bilinen ve iddianamenin içeriğini 6 Mart'ta manşetten duyuran Hürriyet Gazetesi, 7 Mart günü manşetinde şu ifadeleri yayınladı: "Git yüzüne söyle! Orgeneral Özkök ve kuvvet komutanları dün sabah olağanüstü toplandı. Toplantıda (Yazılı açıklama yetmez, Özkök gidip tepkileri bizzat başbakana iletsin) kararı çıktı" Burada "Git" ifadesi, kuvvet komutanlarının Özkök'ten öfkeli bir talepte bulunduklarını, "yüzüne söyle" derken de küçümseyen bir tavırla Erdoğan'ı kastettikleri anlaşılmaktadır. Prestijinin derdine düşen Büyükanıt ise yaptığı açıklamada kendinden emin bir edayla: "Yargılanmaya hazırım. Dağlarda çarpıştık, mahkemelerde savunuruz" şeklinde bir çıkış yaptı. Hürriyet Gazetesi'nin 8 Mart sayılı nüshasının manşeti de Özkök'ün Sezer ile görüşmesi hakkındaydı: "Başkomutana çıktı! Genelkurmay Başkanı Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı'nın adının Şemdinli İddianamesi'nde geçmesinden duyulan rahatsızlığı dün Cumhurbaşkanı Sezer'e iletti." Oysa Cumhurbaşkanı'nın "Başkomutan" sıfatı savaş zamanlarında kullanılan bir ifadedir. Dolayısıyla yaşanan krizin ordu tarafından saldırı olarak anlaşıldığı sinyali verilmektedir. Ardından bu kez Erdoğan Çankaya'ya çıkarak Sezer ile görüştü. Yine de Genelkurmay, savcının seyrindeki usûl hatalarını belirtmekle yetinen hukuki bir açıklama yaptı. Zehir-zemberek muhtırasını ise daha sonraya sakladı.

Şiddetli bir korkuya kapılan Erdoğan ise, Ordunun ve Yargının yıpratılmaması gerektiğini söyleyip hem ordu hem de yargı için "gözbebeğimiz" ifadesini kullandı. Gül de "Sonuna kadar askerin yanındayız" dedi. Bakanlar Kurulu toplantısından sonra açıklama yapan Hükümet Sözcüsü Çiçek ise şöyle dedi: "Ordunun da yargının da yedeği yok!.. Terfilere karışmayız."

Oysa Hükümetin orduyu bu şekilde sahiplenmesinden hemen önce bazı AKP milletvekilleri, "İddianameyi doğru buluyoruz. Meclis'in yapamadığını Van Savcısı yaptı" demişlerdi. Şemdinli Komisyonu'nun AKP'li Başkanı da komisyon tutanaklarının savcıya gizlice verilmesi hakkında düzenlediği basın toplantısında Hükümetin bu konuyla ilgisi bulunmadığının altını çizip herhangi bir usûlsüzlük olmadığını söyledi. Bu kez sözkonusu komisyonun gerekliliği sorgulanmaya başladı. Çiçek, "Bana göre Meclis'te böyle bir komisyonun kurulması hataydı" şeklinde bir açıklama yaparken AKP Genel Başkan Yardımcılarından Fırat, bu komisyonun Meclis'in anayasal hakkı olduğu ifade etti. Meclis Başkanı Arınç ise "Tutanakların savcıya gönderilmesi hukuka aykırı değil" dedi.

Muhalefet liderleri de Hükümetin konuyla ilişkisini vurgulayarak sert eleştirilerde bulundular. Baykal: "Silahlı Kuvvetler'e karşı bir darbe sözkonusu" derken Mumcu: "Bu iddianame hukuki değil, siyasi ve ideolojik bir manifestodur" dedi. Erdoğan özellikle Baykal'ın açıklamasından ciddi bir rahatsızlık duyarak Baykal'ı kriz müteahhidi olmakla suçladı. Baykal, "Orduyla oynamayın" açıklaması yapınca Erdoğan, "Hiç kimse bu ülkenin ordusunu, saygın komutanları aracılığıyla zayıf gösterme çabasından başka bir şey kazanamayacaktır" açıklamasını yaptı. Ardında da alışkın olduğu gibi yeniden medyaya yüklendi.

Hükümet yetkililerin art arda gelen açıklamaları, iktidarı boyunca sarfettikleri en süslü sözler ile orduyu övmeye, desteklerini dile getirmeye başladılar. İddianamenin Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığını engellemeye yönelik bir girişim olduğu görüşü yaygınlık kazanınca Erdoğan terfi sisteminin kendi köklü kurallarına bağlı olduğunu vurgulayıp "kaygıları gidermek üzere" terfilere müdahale etmeme sinyali verdi. Çünkü Yüksek Askerî Şura toplantısında yapılan atamalarda Başbakan'ın da kısmî bir etkileme hakkı vardır ve Erdoğan bu açıklamasıyla Büyükanıt aleyhine görüş belirtmeyeceğini kabul etmiş oldu. Böylece Büyükanıt önündeki politik engeller şimdilik aşılmış oldu.

Diğer taraftan Adalet Bakanlığı'nın müfettiş göndermesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun inceleme başlatması olmak üzere savcıya karşı değişik kollardan harekete geçildi. Medyada ve laik çevrelerde savcı hakkında geniş kapsamlı değerlendirmeler yapıldı, hatta suç duyurularında bulunuldu. Buna rağmen Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu iddianameyi kabul etti ve yargılama sürecinin "sivil kısmını" başlattı.

Bu vakıada ihmâl edilen ve en çok üzerinde durulması gereken husus, Büyükanıt'ın kim tarafından ve neden suçlandığı sorusu değildir. Nitekim savcının Hükümete yakın bir kişiliğe sahip olduğuna ilişkin ikna olunabilir gerekçeler vardır:

  • 1. Savcı Ferhat Sarıkaya, Van'a 2004 yılında atandı ve atandıktan kısa bir süre sonra laiklerin has adamlarından Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın hakkında ciddi suçlamalar içeren bir dava açarak dört ay tutuklu kalmasını sağladı. Bu dava sırasında Hükümet yetkilileri savcıyı destekler mâhiyette "yargının bağımsızlığı"ndan dem vurdular.
  • 2. Şemdinli olaylarının hemen ardından özellikle Başbakan Erdoğan, Adalet Bakanı Çiçek ve Genelkurmay Başkanı Özkök tarafından yapılan açıklamalarda "Ucu nereye varırsa varsın sonuna kadar gidilecek" mesajı sürekli olarak vurgulandı. Yine medyada geçen haberler ve makâlelerde Şemdinli olayları ile Susurluk arasında ısrarlı bir benzetme yapılarak Susurluk soruşturmasının akim kalmasına kıyasen bu soruşturmanın da belli bir noktadan sonra kesintiye uğrayıp sonuçsuz kalacağı ifade edildi. Tüm bunlar muhtemelen savcıyı cesâretlendirdi. Bir diğer ifadeyle Hükümet ağızlarının ısrarlı vurguları ve medyanın propagandası, savcının, "kendisine verilen güvenceleri" dikkate alarak iddianamesini hazırlamasına zemin teşkil etti.
  • 3. Büyükanıt hakkındaki iddiaların ortaya atılmasında ısrarcı olan bir işadamının ifadesi, TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu'nda o işadamının eski avukatı olan bir AKP milletvekilinin dolaylı talebi üzerine alınmıştı. Bu milletvekilinin Hükümetin bilgisi dışında böyle bir talepte bulunması zayıf bir ihtimâldir. Yine Savcı sözkonusu işadamının ifadesini kendisi de bizzat aldığı halde, ifadeye meşruiyet ve güvenilirlik kazandırmak için TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu'na verdiği ifadeyi de talep edince, komisyonun AKP'li başkanı diğer komisyon üyelerini ve Meclis Başkanlığı'nı bilgilendirmeden komisyon raporunun ilgili bölümünü savcıya gönderdi ki komisyon başkanının Hükümetin bilgisi dışında kendi inisiyatifiyle bu gönderimi yapması da zayıf bir ihtimâldir.
  • 4. Türkiye'nin emniyet ve istihbârat teşkilâtları, dinleme ve tâkibatta sınır tanımadığı için savcının her hareketinin tüm güvenlik birimleri tarafından bilindiğini ve ilgili yerlere düzenli olarak iletildiğini söylemek için müneccim olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla savcının sözkonusu iddianameyi Hükümetin bilgisi veya belki güdümü dahilinde hazırladığı görülebilmektedir.

Böyle bir iddianamenin neden hazırlandığına gelince; en net ifadesiyle Amerika'nın orduyu zayıflatma hamlelerinden biri olduğu ortadadır. Bilindiği gibi Şemdinli olayları, derin devletin İngiliz kanadının, Kürt meselesinin güvenlik boyutunu bârizleştirmek üzere hedef olarak seçtiği bölgelerden biri olan Irak ve İran sınırındaki Hakkâri-Yüksekova-Şemdinli üçgeninde eski Kontra artıklarını devreye sokması vakıasının ifşâ edilmesidir! Dolayısıyla bunun, şimşeklerin orduya yönlendirilmesine yol açacağı ve ordu üzerindeki baskılar yoğunlaştırılırken son kertesine kadar istismar etmeye çalışılacağı besbelliydi. İşte sözkonusu iddianame bu baskıyı yansıtmaktadır.

İddianamenin nasıl baskı unsuru teşkil ettiğine gelince; plan oldukça basitti: Önce savcı iddianamesini doğru-yanlış, tam-eksik, haklı-haksız ölçülerini umursamadan en kısa sürede hazırlayacaktı. Nitekim yaklaşık 100 sayfalık iddianamesinin incelenmesinden anlaşılmıştır ki savcı Büyükanıt'ın sözlerini zorlama yorumlarla istismar ederek, şaibeli bir işadamının netlik arzetmeyen iddialarını komisyon kayıtlarıyla resmileştirdikten sonra dayanak yaparak ve isimsiz ihbar mektuplarına itibar ederek suçlamada bulunmaktadır. Ardından iddianamenin komutanlar ile ilgili kesimleri tefrik edildikten sonra Adalet Bakanlığı aracılığıyla Genelkurmay Başkanlığı'na sevk edilerek soruşturma izni talep edilecek, böylece Büyükanıt dahil diğer suçlanan komutanlar yargı sürecine dahil olacaklar, Özkök izin verirse yargılanacaklar, vermezse şaibeli kalacaklardı. Büyükanıt yargılanınca Genelkurmay Başkanı olamayacak, şaibeli olarak kalınca da etkin olamayacaktı. Her iki durumda da kârlı bir iş yapılmış olacaktı. Çünkü Büyükanıt geçen sonbaharda Amerika'ya gitmiş, Amerikalılar tarafından şahsiyeti analiz edilmiştir. Anlaşılan o ki Amerikalılar, Büyükanıt'tan kurtulmaları veya onu etkisiz hale getirmeleri gerektiğine kâni olmuşlardı. Özkök'ün kendi görev süresinin uzatılmasını istemediğini kesin bir dille ifade etmesinden sonra Büyükanıt'ın bu yolla tasfiye edilmesi, hiç olmazsa üzerine yapışacak şâibeden ötürü hareket alanının daraltılması hedefleniyordu.

İşte bu noktada, iddianamenin içeriğinden ve gerekçesinden ziyâde üzerinde asıl durulması gereken husus, iddianamenin yargı sürecinin başlamasına fırsat vermeden ifşa edilmesidir.

Savcının iddianamesini 3 Mart Cuma günü tamamlayıp mahkemeye sunduğu, 5 Mart'ta medyanın eline ulaştığı ve aynı gün Büyükanıt'ın kendisini savunduğu, 6 Mart'ta manşetlerden duyurulduğu, aynı gün sabah Özkök'ün kuvvet komutanları ile toplanıp apar topar Erdoğan'dan randevu talep ettiği, iddianameyi henüz okumamış(?) olanların çok sert tonda açıklamalar yağdırdıkları, hükümet yetkililerinin gelişmeler karşısında panikleyerek çelişkili tavırlar sergiledikleri ve gelişmelerin normalden sür'atle yayıldığı dikkate alındığı takdirde, ordu veya orduya yakın istihbârat birimlerinin iddiayı ifşa etmiş olması kuvvetle muhtemel olduğu görülecektir. Zira onlar için herhangi bir iddianamenin metnine ulaşmak zor değildir.

Bilindiği gibi Ordu, emniyet ve istihbarat birimlerine güvenmediği için kendi güvenlik ve istihbarat çalışmalarını Jandarma üzerinden kendisi yapmaktadır. Son zamanlarda Jandarmanın görev ve yetki alanlarının tartışmaya açılması bunun içindir.

Zaten Hükümet yetkilileri, planın ifşâsından dolayı ordunun hışmına uğramaktan korktu ve meselenin doğal yargı süreci ile alakalı olduğunu, kendileriyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını, daima ordunun yanında olacaklarını, ordunun yıpratılmasına izin vermeyeceklerini, ordunun terfi sistemine müdahalelerinin sözkonusu olamayacağını ve Büyükanıt'ın ne kadar büyük bir komutan olduğunu kekelemeye başladılar. Bununla beraber gelişmelerin bu noktaya varmasından önce savcıyı destekleyen ve böyle bir iddianame hazırlamasının psikolojik altyapısını oluşturan Hükümet, ordunun bu karşı hamlesi sonrasında savcıyı açık hedef haline getirdi, ona dirsek gösterdi. Adalet Bakanlığı derhal müfettişler göndererek savcı hakkında inceleme başlattı. Özkök ise yaptığı açıklamada Büyükanıt'ın bu olayla "daha büyük anıt" haline geldiğini söyledi.

Ayrıca dikkate değerdir ki savcının iddialarının kaynağı olan işadamı hakkında hiçbir suç duyurusu yapılmamıştır. Bu da önemli olanın iddialar ve sahiplerinden öte bunların erkenden ifşa edilmesi olduğunu göstermektedir. Nitekim işadamının iddialarındaki doğruluk oranı, ispatlanması zor olsa da oldukça yüksektir. Yine Meclis Şemdinli Araştırma Komisyonu üzerinde de herhangi bir işlem yapılmamıştır. Nitekim komisyonun CHP'li üyeleri başkanını suçladıkları halde kendileri de komisyon tutanaklarını birçok kez basına sızdırmıştı.

Sonuç olarak Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı -yeni bir sürpriz olmazsa- pekişmiş ve siyâsî engellerden arınmış olarak kesinlik kazandı, Hükümetin durumu ise daha da sıkıntıya düştü. Amerika'nın Türkiye'deki uzantılarını ve araçlarını kullanarak orduya karşı giriştiği bu son hamle, İngiliz odakları tarafından ani bir hamle ile tersine çevrildi.

Bu vakıanın etki ettiği bazı konular ise şunlardır:

Askerî Yargı

Bu vakıanın bir diğer önemli sonucu da askerî yargının tartışmaya açılmış olmasıdır. Nitekim İngiliz-tipi devlet geleneğinin demirbaşları olan kurumların sivil yargı haricinde kendilerine has yargı yapılanmaları vardır. Askerî Yargı, Yüce Dîvan, Kurumların Disiplin Kurulları veya müfettişleri böyledir. Bu durum, kurumların sağlamlaşmasını, bir diğer ifadeyle dış etkilerden korunmasını mümkün kılmaktadır. Bugün YÖK'ün izni olmadan hiçbir rektör, Genelkurmay'ın izni olmadan hiçbir komutan sivil mahkemelerde yargılanamamaktadır. Üstelik ordunun, "askerî cezaevi" denilen kendi ceza infaz kurumları da vardır. İngiliz güdümlü kurumları yıkmak veya ele geçirmek isteyen Amerika ve güdümündeki AKP Hükümeti ve medyası, Şemdinli olayları gibi karmaşık dâvâları gündeme getirerek yargıdaki bu çok başlılığı tartışmaya açıp kurumlara nüfuz etmenin yollarını aramaktadır.

Şiddet Eylemleri

Son dönemde Ordu üzerinde yoğunlaşılmış olması, doğal olarak PKK eylemlerinin artmasına neden oldu. Göründüğü kadarıyla bu süreç daha da hızlanacaktır. Nitekim önümüzdeki ay Kuzey Irak'taki Kandil Dağları'nda yapılacak kongrede PKK'nin yapılanmasını yenilemesi, stratejisinde önemli değişiklikler yapması ve muhtemelen yeni bir isim değişikliğine gitmesi bekleniyor. Ayrıca 1999'da Apo'nun yakalanmasından beri şimdiye kadar boş kalan ve vekâleten yürütülen örgüt başkanlığına Murat Karayılan'ın getirilmesi bekleniyor ki bu, Apo'nun PKK üzerindeki ağırlığını zayıflatacaktır.

Şiddet eylemlerinin artması ise hem Hükümeti acze düşürmekte hem de Ordunun önemini artırmaktadır. Nitekim iddianamenin kamuoyuna yansımasından birkaç gün sonra Van'da bir patlama olmuş ve laik medyada "Haydi savcı bu olayı çözsün" ifadeleri yer almıştır. Ayrıca Genelkurmay yaptığı açıklamada iddianamenin TSK'yı "terörle mücadele zaafa uğratmaya" yönelik olduğu belirtilmiştir. Terör olmasa terörle mücadele de olmaz, bu mücadelenin zaafa uğraması da söz konusu olmaz. Dolayısıyla ister kerhen ister kasten olsun, PKK'nın şiddet eylemleri ile Ordunun prestiji arasında açık bir bağlantı vardır.

Kürt Meselesi

Bunun için Hükümetin şiddetin dayanağı olan Kürt meselesine ağırlık vermesi gerekecektir. Fakat bu hassas dönem boyunca atılabilecek fazla somut adım yoktur. En fazla Terörle Mücadele Yasası'nın değiştirilmesi ve benzeri kısmî çalışmalar yapılabilir ki bunlar da yeterli olmaz. Bundan ötesi meselenin nâzikliği açısından ters tepmeye dâima müsâittir.

Bu yüzden Şemdinli olayları istismâr edilerek ordu üzerinde bir tartışma başlatmak istendi. Bunun yanında özellikle ordu mensuplarının karıştığı çetelere yönelik operasyonlar artırıldı. Herkes bu çeteleşmenin yeni olmadığını ve sonunun gelmeyeceğini bilmektedir. Önemli olan bu tür operasyonların yapılarak köklerinin kurutulmasına azmedilmesi değil, tam tersine bu şekilde güç gösterisi yapılması, Hükümetin içerisine düştüğü acz, zaafiyet ve çelişki emârelerinin örtmeye çalışılması ve gündemin meşgul edilmesidir.

Doğrusu bunların hiçbir kirli elleri temizlemeyecek, iğrenç cürümleri haklı çıkarmayacaktır. Mevcut küfür sisteminin varlığı ve İslam'ın hayat sahasından uzaklaştırılmış olması nedeniyle bugüne kadar neredeyse hiçbir zulüm kaldırılmamış, hiçbir "gerçek suçlu" hak ettiği cezaya çarptırılmamış, hiçbir mazlumun âhı işitilmemiştir. Üstelik ne zulümlerin sonu gelmiş, ne zâlimlerin ardı arkası kesilmiş, ne de kokuşmuşluğa son verilmiştir. Tüm bunların karşılığı, bu dünyada Râşidî Hilâfet Devleti tarafından Âhirette de Allah [Subhânehu ve Te'alâ] tarafından verilecektir.

فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ  Muhakkak ki Allah hesâbı çarçabuk görendir. [Âl-i İmrân 19]

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |