Demokratik Amerikan Politikası ile Laik İngiliz Politikası Arasında ÇekiştirilenKürt Meselesine Kısa Bir Bakış Hilâfet'in yıkılmasına verilen en önemli tepkilerden birisi celîl âlim eş-Şeyh Sa'îd-i Kurdi'nin kıyâmı idi. Onun kıyâmından önce de AbdulHamid Han'ın Hamidiye Alayları'nda görev almış Hüseyin Paşa'nın kıyâmı ile Beştuşşebab kıyamları da olmuştu. Fakat bunlar daha küçük boyutlarda idi ve kısa sürede bastırılabilmişti. Şeyh Sa'îd-i Kurdi, Hilâfet'in 3 Mart 1924'te yıkıldığını öğrenince; "İşittim ki Ankara'da zındıklar Hilâfet'i kaldırmışlar" diyerek Rasulullah (sav)'in şu hadisine icabeten hemen harekete geçti: Siz bir adama bey'atta birleşmiş iken, birisi gelir de asanızı kırmak veya cemaatinizi parçalamak isterse onu hemen öldürün. [Muslim rivâyet etti] Fakat bir süre sonra dahili ve harici birtakım etkenlerden ve hakkında Ankara Hükümeti tarafından "İngiliz ajanı" yaftasının vurulmasından dolayı başarısız oldu ve 1925'te idam edildi. Bundan sonra Ankara Hükümetince -bugünkü terörle mücâdele kanunun o zamanki versiyonu olan- Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılıp -Ortaçağ Avrupasındaki Engizisyon Mahkemelerinin o zamanki versiyonu olan- İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Böylece Müslümanlara ve özellikle Müslüman Kürtlere karşı şiddetli katliamlar başladı. Yahudi vahşetini andıran katliamlar, kimi zaman da Andican katliamı gibi gerçekleştirilmişti. Bunun sebebi Cumhuriyeti inşâ eden odakların, Hilâfet'i büyük zahmetlerle yıkmalarından sonra kurdukları Cumhuriyetin yıkılmasından duydukları şiddetli endişe idi. Zira o dönemde Müslümanlar Cumhuriyet yönetimini Küfür yönetimi olarak görüyor, Cumhuriyetçi kelimesini Kâfir kelimesiyle aynı sayıyorlardı. Üstelik Müslümanların Hilâfet'e olan düşkünlükleri henüz yok olmamıştı. Özellikle İngilizlerin hile ve desise ile aldattıkları Hind Müslümanları Hilâfet için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmıyorlardı. Mısır'daki Emîr-uş Şuara [Şâirlerin Emiri] Şâir Şevki Müslümanların Hilâfete olan hırslarını şöyle dile getiriyordu: Düğün türküleri ağlayanların hıçkırıklarına dönüştü, Düğün-dernek kaybolup gitti, Hilâfet, zifaf gecesinde gelinlik elbiseleriyle kefenlendi, Sabah karanlığında kabre konuldu gitti.
Çığlıklar içinde her tarafta yükselen bir feryatla, Bir sarhoşluk içinde uğurlandı, Ey Hilâfet, minâre ve minberler senin için feryat etti, Hürler ve köleler sana ağladı gitti.
Hindistan ah-u vah ile doldu, Mısır hüzne boğuldu, Yağmur gibi dökülen gözyaşları sana ağladı, Şam, Irak, Acemistan şimdi sorar, Yeryüzünden Hilâfet'i kim sildi gitti?
Senin o büyük topluluğun mâteme büründü, Ağlayıp gözyaşı dökenlere dönüştü gitti. Eyvah efendiler! Vah o diri diri gömülene, Vah o suçsuz ve günahsız katledilene,
Savaşarak seni yenemeyen kimseler, Sulh masasında seni katlettiler! Müslümanlar, fetih madalyalarıyla süslenen, O yorganlarını kendi elleriyle parçaladılar,
Boyunlarındaki madalyonları çıkarıp attılar, Omuzlarından en güzel nişanlarını söküp aldılar. Uzun süre devam eden o izzet ve şeref, Yatsı ile sabah arası kaybolup gitti,
Bütün canlılara gösterilen en merhametli alâka, Bir anda beli kırılıp gitti. Hilâfet her toplu harekette Müslümanları, Tek saf birleştirip adımlarını düzene koyardı.
Namazlar bile inledi, şüphesiz bu bir fitne idi, Şeriat ile oynayan sarhoş hayâsızın fitnesi idi, Gülünç fetvâlar verdi, sapık sözler söyledi, Memlekete apaçık küfür nizâmı getirdi gitti.
Şeyh Sa'îd-i Kurdi'nin kıyâmı ile birlikte Kuzey Irak'taki Kürt liderlerden birinin de İngilizlere isyan etmesi, İngilizlerin Sevr Anlaşması'nı iptal etmelerine yol açtı. Böylece Cumhuriyetin temel ekseni belirlenmiş oluyordu. Buna göre birtakım ilkeler ve şiarlar ortaya konuldu. Bunların en önemlileri, milliyetçi ulus-devlet yapısının yerleştirilmesi, Ümmetçilikten vatandaşlığa dönülmesi ile "Yurtta sulh, cihanda sulh" [Yani ülkede barış ve güvenlik sağlanırsa dünyada da barış ve güvenlik sağlanmış olur], "Hattı müdafaa değil sathı müdafaa" [Yani önemli olan ülke sınırlarını korumak değil, ülke içini korumaktır. Yani düşman dışarıda değil içimizdedir] ve "Ne mutlu Türküm diyene" [Yani Türkiye Türklerindir ve bu ülkede yaşamayı kabul edip vatandaşlık alan herkes, kökeni ne olursa olsun Türktür] gibi şiarlar idi. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal kurduğu devletin yıkılacağı korkusuyla -İsmet Paşa hariç- kendisine en yakın dört komutandan başlamak üzere -ki bunlar Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir ve Enver Paşa'dır- tüm olası rakiplerini tasfiye etti. Kurduğu CHP'yi ülkenin tek partisi, kendisini ülkenin tek yöneticisi ve orduyu ülkenin tek gücü haline getirdi. Orduyu oldukça geniş yetkilerle donattı ve komutanlıklarını da kendisine yakın olanlara verdi. Ardından devlet politikası genel olarak iki esas üzere inşâ edildi: Birincisi Batılılaşmadır. Bu alanda siyâsetten ekonomiye, toplumsal hayattan eğitime kadar her bakımdan katı laiklik politikaları izlendi ve tek istikâmet olarak Batı'yı gösterildi. Bunun bir sonucu olarak özellikle Faysal ve Şerif Huseyn gibi Arap hâinlerinin Osmanlı Hilâfet'ine karşı İngilizler ile işbirliği yapmalarına atıfta bulunularak haklarında "bizi arkadan vurdular" denilen Müslümanlara karşı cephe alındı. İkincisi de Güvenliktir. Bunun için öncelikli tehditler belirlendi ve bunların bertaraf edilmesine yönelik sert önlemler alındı. En büyük iki tehdit olarak, İslam ve Kürtler gösterildi. Böylece bu iki büyük tehdide karşı çok boyutlu ve geniş çaplı bir imhâ kampanyası başlatıldı. Bunlar arasında İslâm'a ait tüm izlerin yok edilmesi, Kur'anların yakılması, Arap alfabesinin kaldırılması [tebdil-i huruf], Medenî kanunun çıkarılması, ezanların Türkçe okunması, âlimlerin "yargısız infaz" yoluyla katledilmesi bile vardı. O kadar ki yazdığı "Frenk Mukallidliği ve Şapka" isimli kitaptan dolayı idam edilen celîl âlim İskilipli Âtıf Hoca gibi birçokları, asıldıktan sonra yargılandı!!! Dolayısıyla Batılılaşmanın sapmaksızın sürdürülmesi ve güvenliğin tehditlere fırsat vermeksizin bertaraf edilmesi bakımından devletin politikalarında ve istikâmetinde en etkin ve en bâriz güç ordu oldu. Böylece Hilâfetin enkâzı üzere kurulan Cumhuriyetin kalıcı ve sağlam olabilmesi için, Amerika'nın "terörizm ile mücâdele" adına öne sürdüğü 11 Eylül sonrası pre-emptive strike doktrinine [önleyici saldırı doktrini] benzer önlemler alındı. Amerika'nın yine 11 Eylül sonrasında yaptığı "Ya bizimlesiniz yada teröristlerle" sınıflandırmasına benzer bir tasnif ile âdeta "Ya Cumhuriyetlesiniz yada gericilerle" denildi. Bu maksatla birtakım şiarlar benimsedi. Bu şiarlar da benimsenen kanunların temeli haline getirildi. O kadar ki halen T.C. Anayasası'nda geçen "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ibaresi îcad edildi. Bu şiarların ve bu şiarlara dayalı olarak çıkarılan yasaların korunması için ordu, olağan üstü yetkilerle donatılmış "koruyucu kuvvet", "ülke politikasının ana parametrelerinden biri" ve "dokunulmaz güç" haline getirildi. Ordudaki kültür ve eğitim programı tamamen bu ilkelerine göre şekillendirildi ki bu ilkeler tamamen Batı hadaratının "diktatör versiyonu" idi. Çünkü siyasetin, salt olarak orduya ve bazı değiştirilmesi teklif dahi edilemez şiarlara bağlanması görünmez bir diktatörlük rejimi anlamına geliyordu. Yine Belirlenen terfi sistemi ile de bu doğrultudan sapan herkes kolaylıkla yargısız olarak ordudan atılabildi. İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru, 1946'da genel seçimler yapılarak "tek partili sistem"den "çok partili sistem"e geçilmesiyle birlikte Türkiye'deki otorite, "askerî otorite" ve "siyâsî otorite" olmak üzere ikiye bölündü. Fakat devletin, Batılılaşma ve Güvenlik eksenli politikası değişmedi. Dolayısıyla kuruluşundan bugüne kadar Cumhuriyet politikalarında dâima güvenlik endişesi ve ordu müdâhaleleri egemen oldu. Bunun içindir ki ordu 1960, 1971, 1980'de klasik ve 1997'de post-modern olmak üzere dört kez darbe yaptı. Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının yarısından fazlası asker kökenli oldu. Devletin katı milliyetçilik ve laiklik gölgesinde taşıdığı güvenlik endişesiyle İslam'ı ve Kürtleri hedef seçmesi, Türkiye devletini Ümmete düşman, sâbit ve istikrarlı dış politikadan mahrum ve sömürgeci kâfirlere bağımlı hale getirdi. Çünkü güçlü devlet, ideolojik temele dayanarak, halkından güç alarak, onunla bütünleşerek, halkın gücü ile devletin gücünü birleştirerek dışa dönük istikrarlı bir politikaya ulaşır. Kaldı ki büyük devletlerin en önemli özelliği halkın gücünü yanına alması ve tehdidi içeride değil dışarıda görmesidir. O nedenle Osmanlı Hilâfet Devleti, asırlar boyunca aralarındaki dil, ırk, renk ve gelenek gibi birçok farklılığa rağmen tebâsının gönlünde taht kurmuş, onlara hiç düşmanlık etmemiş, düşmanı her zaman dışarıda görerek Cihâd ve Fetih üzere kâim olmuştu. Oysa Türkiye Cumhuriyeti devleti, öncelikli düşman olarak kendi halkını gördü ve hâlen görmektedir. Düşmanı, ülkeyi işgâl edip varlığını parçalayan sömürgeci kâfirlerin bulunduğu dışarıda değil, Ümmetin bulunduğu içeride gördü ve hâlen görmektedir. Ülke yönetimi, halkın çoğunu refaha ve rahata ulaştıran bir şekilde değil, sömürgeci kâfirlerin yerli işbirlikçisi konumunda bulunan bir avuç mutlu azınlığı lükse ve konfora alıştıran bir şekilde oldu. Topraklarımızı işgâl edip bütünlüğümüzü parçalayanlar İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar değilmiş gibi onlara bağlanıp yönünü onlara döndü. Onları örnek aldı. Onların yaşam tarzını Müslüman halka benimsetmek için tüm gücünü harcadı. Onların kanunlarını ve nizamlarını egemen kıldı. Onlarla dostluklar kurup işbirliği yaptı. Bu tehlikeli ve değişken politika, devletin özellikle ordunun birçok çelişkili tavrına yol açtı. Nitekim ulus, millet, devlet, bağımsızlık, milli irâde gibi sloganlar sık sık tekrarlandığı halde, Kıbrıs'taki İngiliz egemenliğine hiç ses çıkarılmadı. Daha önceleri Milli Misâk kapsamında algılanan Musul ve Kerkük sadece lafta kaldı. Türkiye kıyılarının birkaç kilometre ötesindeki Ege Adaları'nın Yunanistan'dan geri alınması için hiçbir ciddi teşebbüste bulunulmadı. Boğazların kontrolü, devletin eline geçirilemedi. "Uluslararası transit güzergâhı" olduğu bahanesiyle her sömürgecinin yolgeçen hanı olmaktan çıkarılamadı. Güya "soydaş" Kafkaslar ve Orta Asya konusunda hiçbir politika belirlenmedi. Çünkü onların "sathı müdafaa" gibi daha önemli bir dertleri vardı. Amerika 1980'lerde Özal iktidarını kontrol altına alarak siyâsî otoriteye hâkim olunca Türkiye'deki nüfuzunu yerleştirmek üzere gerçek güç sahipleri olan orduya yönelik girişimler başlattı. Fakat tüm çabalarına, hatta birçok üst düzey komutanı Amerika'da eğitimden geçirmesine rağmen bir türlü nüfuz edemedi. Bunun üzerine Cumhuriyetin can alıcı güvenlik hassasiyetlerinden orduyu vurmaya yöneldi. Böylece şu iki yörüngede seyretmeye başladı: Birincisi İslami yörünge: Özal'ın İslami kişiliğinin de etkisiyle devlet kadrolarına çok sayıda Müslümanın girmesini sağladı. Bugün "Ilımlı İslam" tanımı kapsamına giren grupların, özellikle Tasavvufçu, Nurcu ve kısmen İrancı kesimlerin güçlenmesine ortam ve fırsat tanıdı. Müslümanların kurduğu holdingleri, laiklerin holdingleriyle rekâbet edecek seviyeye çıkardı. Buna "İslamizasyon" politikası da deniliyordu. İkincisi Kürtçü yörünge: Amerika, 1979'da Abdullah Öcalan liderliğinde Ankara'da bir grup öğrenci tarafından, Kürtler arasındaki olası hareketlenmeleri takip etmek, yönünü saptırmak ve ezmek amacıyla Türk istihbaratının gözetiminde kurulan PKK'yı güçlendirmeye başladı. Bu maksatla Suriye'de PKK için eğitim kampları kurulmasını sağlayıp askeri araçlarla donattı. PKK ilk eylemini 1984'te Siirt'te yaptı. Amerika bir taraftan Özal'ın siyâsi atılımları ile ve diğer taraftan PKK'nın şiddet eylemleri ile orduyu sıkıştırmaya başladı. Dikkat çekici şey şu ki; Amerika İslamizasyon politikasını Türkiye'den Avrupa'ya giden Müslüman gurbetçilerden finanse ederken PKK liderliğindeki Kürt hareketini de yine Türkiye'den Avrupa'ya giden Kürtlerden finanse ediyordu. Elbette her iki yörüngede de en büyük zararı Müslümanlar gördü. Amerika'nın izlediği İslamizasyon politikası sonucunda güçlenen İslami gruplar siyasi uyanıklıktan mahrum, İslam'ın hakikatinden uzak ve İslam'ın siyasi yönünden gâfil oldukları için sahih siyasi kitleleşmenin önünü kesiyor, Ümmetin enerjisini heyecanlı ve maceraperest işlerle heder ederek sahih kalkınmaya ulaşmasını geciktiriyorlardı. Üstelik laik devletin bekâsına, bilerek yada bilmeyerek, gönülden yada mecburen destek oluyorlardı. Amerika'nın PKK üzerinden izlediği Kürt politikası da ülke içinde Müslümanlar arasındaki kardeşliğin bağnaz milliyetçilik üzerinden kin ve nefrete dönüşmesine, ordudaki Müslümanların evlatlarından, aldatılmış Kürt evlatlarından ve masum insanlardan on binlercesinin ölmesine, köylerin yakılıp yok edilmesine, binlerce Müslüman evladının işkenceye maruz kalmasına, hapse düşmesine, sürgün edilmesine, nice namusların kirletilmesine, kadınların dul çocukların yetim bırakılmasına hatta nice Müslüman evlâdının dinden çıkıp ateistleşmesine yol açtı. 1984-1998 arası işlenen cürümler sonucu katledilen Müslümanların sayısı, resmî rakamlara göre yaklaşık 40.000 ve gerçeğe yakın tahmine göre 100.000 idi! Müslüman Kürt halkı âdeta, iki kasabın keskin baltaları arasında kalan bir koyun gibiydi. Bir taraftan devletin birimleri halka gelip "PKK'yı desteklerseniz, onları beslerseniz, barındırırsanız veya gördüğünüzde ihbar etmezseniz sizi öldürürüz" diyorlardı. Diğer taraftan PKK militanları gelip "Devleti desteklerseniz, bizi beslemezseniz, barındırmazsanız veya gördüğünüzde ihbar ederseniz sizi öldürürüz." Çünkü hem devlet hem de PKK kendisine karşı çıkılmasını "ihânet" olarak görüyordu. Bunun üzerine Doğu'dan Batı'ya büyük bir göç dalgası başladı. Bu göçler sonucunda İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi büyük kentlerde nüfus patlaması yaşandı. Ayrıca çok sayıda Kürt Avrupa'ya kaçtı. Avrupa'ya gidenleri çoğu sırf mâruz kaldıkları eziyetlerden ve zulümlerden dolayı PKK'ya sempati duydu, para yardımı yaptı ve PKK komünist bir küfür partisi olduğu, İslam'ı Türkiye'deki laikler gibi "gericilik" olarak tanımlayan dinsiz ve komünal bir örgüt olduğu halde Müslüman Kürtlerden sırf bu yüzden destek görebildi. İkinci Körfez Savaşı sonrasında Irak'taki Kürtlerden 1.5 milyonu Türkiye dahil komşu ülkelere kaçtılar. Bu mülteci akını, kısıtlı hareket alanına sahip PKK militanlarının Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu Türkiye, Suriye, İran ve Irak arasında kolaylıkla mekik dokumasına imkân sağladı. Bu durum, PKK'nın siyasi ve ekonomik olarak açılım yapmasına yol açtı. Bunda ABD'nin Kuzey Irak'ı "uçuşa yasak bölge" (no flight zone) haline getirmesi en önemli etkin idi. Böylece Amerika, Kuzey Irak'taki Kürt grupları örgütledi. PKK'ya BM'nin mültecilere yönelik "insani yardım" paketleri içinde ve ayrıca İncirlikteki Amerikan askeri birlikleri ile koordineli olarak güvenlik adı altında TBMM'nin onayıyla faaliyet gösteren Kuzey Irak'taki Çekiç Güç vasıtasıyla silah ve yiyecek temin etti. Saddam'ın politikalarından kaynaklandığı öne sürülen "bölgesel risk" ve PKK kaynaklı terör tehdidinin bertaraf edilmesi bahanesiyle başta Adana'daki İncirlik Üssü olmak üzere Türkiye'nin birçok askeri-stratejik bölgelerine yerleşti. Amerika'nın bu politikası ordu içinde büyük rahatsızlığa yol açtı ve böylece sınır-ötesi operasyonlar başladı. Bunların en önemlisi 1995'te Kuzey Irak'ta 35.000 asker ile düzenlenen operasyon idi. Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca 1974 Kıbrıs Harekâtından sonraki en büyük ikinci operasyon idi. 1994-1998 yılları arasında yürütülen sınır-ötesi operasyonların amaçları; PKK'yı bitirmek, Kuzey Irak'taki ABD destekli siyasi ortamın federal yada bağımsız bir Kürt Devleti'ne dönüşümünü engellemek ve çatışmaları Türkiye toprağından Irak topraklarına kaydırmak şeklinde sıralanıyordu. Böylece TSK Kuzey Irak'ta bir "güvenlik çemberi" oluşturup "kırmızı çizgiler" belirledi. Oysa Amerika'nın Irak'ı işgâl edilmesinden sonra bunların hiçbir kıymeti kalmadı ve öngörülen hedeflerin tamamı suya düştü. Hatta Süleymaniye'de geçen yıl 11 istihbarat subayının başına çuval geçirilmesi, yaşanan hezîmetin oldukça acı verici boyutlarda olduğuna işâret ediyordu. Sınır-ötesi operasyonun en önemli gerekçelerinden biri de PKK ile mücadele birlikte mültecilerin kontrol ve gözlem altında tutulmasıydı. Ayrıca dikkate değerdir ki Amerika'nın Suriye üzerinden PKK'yı desteklemesi, Türkiye'nin Yahudi varlığına yakınlaşmasına da fırsat vermiştir. Nitekim Şubat 1996'da Yahudi varlığı ile yapılan "İhânet Anlaşmaları" bu fırsattan istifade edilerek imzalanmıştır. Gerekçelerden biri de bu idi. Çünkü bu ihânet anlaşmaları kapsamındaki hususların temel dayanaklar arasında PKK terörüne karşı mücadele gereği de yer alıyordu. Doğal olarak ordunun ardı ardına gelen bu operasyonları PKK'nın giderek zayıflamasına ve etkinliğini kaybetmesine yol açtı. Bu süreç, 1997'de yani 28 Şubat'ın hemen ardından aklının başına gelmesinden sonra ABD'nin PKK'yı gözden çıkarmasıyla sona erdi. 28 Şubattan sonra ABD, Türkiye'deki politik zeminin sandığından daha farklı olduğunu kavrayabildi. ABD daha önceleri ülkenin hâkim gücü olan orduya sızmak için; Özal yoluyla siyasi etkinlik kazanma, kolluk kuvvetlerini ağır silahlarla donatıp orduya alternatif bir güç oluşturma ve PKK ile mafya grupları gibi illegal örgütleri kullanma şeklinde tezâhür eden üsluplara başvuruyordu. Özal'ın yasal güçleriyle orduyu yıpratması, ordunun terfi sistemine müdahale etmesi, özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisini geçmesi, medyayı ve özel sektörü güçlendirmesi, yabancı yatırımın önünü açması, dış politikada daha esnek hareket etmesi gibi siyasi işler yaptığı sırada ABD de Türkiye'nin doğusunda, Suriye'de, İran sınırında ve Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde yerleşmiş bulunan PKK'nın terör eylemlerini artırarak "terörizm ile mücadele" adı altında kolluk kuvvetlerini ağır silahlar ile donattı. Fakat Özal'ın ölümünden sonra ordu, emniyet güçlerinin bu ağır silahlarına el koydu. "Çeteler" denilen mafya gruplarını da dağıttı. Nihâyetinde bu gözden çıkarma, Amerika'nın Suriye üzerinden verdiği desteği çekmesiyle gözlere çarptı. Bir başka ifadeyle ordunun sınır-ötesi operasyonlarının PKK'yı zayıflattığı kısmen doğru olsa da PKK'nın çöküş süreci esasen Amerikan desteğinin çekilmesinden sonra başladı. Abdullah Öcalan dahil PKK'nın lider kadrosu uzun süre Şam'da ikamet ettiler. Bu nedenle Türkiye henüz 1990ların başında Bekaa Vadisi'ndeki PKK kamplarından dolayı Lübnan'ı vurmakla tehdit ediyordu. Suriye'nin tehdidi ise 1998'in sonbaharında, ABD'nin PKK'dan desteğini çektiğini görülür görülmez gündeme geldi. Ordunun üst düzey komutanları, Suriye'nin PKK'ya destek vererek "Türkiye'ye karşı ilan edilmemiş bir savaş" açtığını ve buna karşılık verileceğini alenen ilan ettiler. Hatta generallerden biri "Suriye'nin bir tarafından girer, öbür tarafından çıkarız" diyerek çok sert bir çıkış yaptı. Bunun üzerinde Türkiye ile Suriye arasında Ekim 1998'de Adana Mutâbakatı imzalanarak kriz sona erdirildi. Buna göre Suriye; PKK'yı desteklememeyi, Öcalan'ı Suriye'den çıkarmayı, PKK liderlerini tutuklamayı ve militanlarını teslim etmeyi kabul etti. Böylece Abdullah Öcalan Suriye'den kovulunca Rusya'ya gitti. Rusya da Öcalan'ın iltica talebini reddetti. Sonra Yunanistan'a ve İtalya'ya gitti. Nihayet Kenya'da kaldı. Amerikan istihbaratının organizasyonuyla TSK özel birimlerinden bir grup Kenya'ya giderek Öcalan'ı teslim aldı. Amerika'nın Öcalan'ı teslim etmesi, sızmak ve nüfuz etmek istediği orduya yönelik bir jestti. Ayrıca bu teslimat, İngiliz güdümlü Ecevit'in milliyetçi söylemlerle iktidara ulaşmasına ve yıllarca marjinal kalan MHP'nin en büyük sağ parti düzeyine yükselmesine de yol açtı. Amerika'nın PKK'ya verdiği desteği çekmesi ve PKK'nın giderek zayıflayarak parçalanma sürecine girmesi, dikkatleri Türkiye'nin iç siyasetine ve Avrupa Birliği ile ilişkilerine çevirdi. Çünkü bu durumda, Türkiye'nin terörizm ile mücadele adı altında işlediği cürümlerin savunulması zorlaştı ki böylece reformlar için uygun bir zemin hazır hale geldi. Amerika'nın PKK'dan desteğini çekmiş olması 28 Şubat sonrasında değiştirdiği yeni stratejisi gereği idi. Buna göre Amerika, Türkiye'de nüfuzunu yerleştirebilmek ve orduyu kontrol altına alabilmek için ülkedeki egemen unsurların, diğer bir ifadeyle derin devletin gücünü nereden aldığını araştırdı ve gördü ki, onların temel dayanağı Cumhuriyetin kuruluşu esnasında belirlenmiş laiklik, milliyetçilik, ulus-devlet ve benzeri sloganlar ile sahip oldukları olağanüstü yasal yetkilerdir. Böylelikle bu şiarların zayıflatılması ve bu yetkilerin yasaların değiştirilerek azaltılması gerektiğini öngördü. İşte reformlar bu bakımdan kaçınılmaz oldu. Bahanesi de Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği oldu. Bu nedenle Amerika, bir yandan Türkiye'de şiddet üsluplarını terk edip siyâsi üsluplarını yoğunlaştırıp reformların zeminini hazırlarken öte yandan Avrupa ülkelerine Türkiye'yi üyeliğe kabul etmeleri için baskı yaptı. Avrupa'nın Aralık 1997'deki Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye'den yüz çevirdiği halde Aralık 1999'daki Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'ye "aday ülke" statüsü vermek zorunda kalmasının sebeplerinden biri de bu Amerikan baskısı idi. Ecevit'in üçlü koalisyon hükümeti ile başlayıp Erdoğan Hükümeti ile sürdürülen Avrupa Birliği'ne uyum paketleri denilen Amerikan patentli reformlar dahilinde, "demokratikleşme" ve "insan hakları" iddiasıyla Kürt meselesine ilişkin en önemli paket 03.08.2002'de çıkarılandı. Buna göre Abdullah Öcalan'a af anlamına gelen idam cezâsı kaldırıldı, Kürtçe radyo ve televizyon yayınlarının yapılması ile Kürtçe dil kurslarının açılmasına imkân tanındı. Diğer taraftan Amerika, Fazilet Partisi içerisinde "Yenilikçiler" olarak tanımlanan ve sonra iktidara yükselen AKP kadrolarını hazırlamaya başladı. 2001 yılında Merkez Bankası'ndan yüklü miktarda dövizin çekilmesiyle baş gösteren ekonomik krizi istismar ederek üçlü koalisyon hükümetini zayıflatmaya ve medya propagandaları ve mâli destekler ile AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerinden gâlip çıkması için çaba sarfetti. Bu esnada özellikle Öcalan teslimâtından sonra, PKK'nın Avrupa kanadında ve Ortadoğu'daki askeri kanadında strateji ve liderlik bakımından dâhili çatışmalar baş gösterdi. Strateji çatışması, örgütün yeni stratejisi hakkında idi. Buna göre örgüt içindeki gruplardan biri silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ve artık siyasi mücadele yapılması gerektiğini iddia ederken, diğer grup buna karşı çıktı. Yeni liderin kim olacağı da aynı şekilde çekişme konusu oldu. Şiddetli çekişmeler sonunda, silahlı mücadelenin terk edilmesini savunan Osman Öcalan ve grubu örgütten kovuldu veya -bazı örgüt kaynaklarına göre- ayrıldı. PKK'yı aslen zayıflatan faktör, işte bu iç çatışmalar ve ABD desteğinin çekilmesiydi. "Silahlı mücadeleye devam" düşüncesi İngiliz düşüncesidir. "Silahlı mücadele bitti" de Amerikan düşüncesidir. Örgüt içinde bunu Osman Öcalan savunuyordu. Bu nedenle grubuyla birlikte örgütten ayrıldı veya atıldı. Böylece PKK'da dâhili tasfiye operasyonu tamamlanıp "silahlı mücadele bitti" diyenler örgütten uzaklaşınca PKK salt olarak İngiliz-İsrail güdümlü grubun kontrolüne girdi. O nedenle Başbakan Recep Erdoğan, İsrail ziyareti sırasında, PKK'daki bu yahudi etkisinin, örgütün tamamen tasfiyesi için kullanılmasını yada en azından "İsrail" desteğinin çekilmesini umuyordu. İstikrarsızlık ve çelişki göstergesi olarak önce KADEK sonra Kongra-Gel sonra yeniden PKK-KADEK adını alan örgüt, dâhili tasfiye sonrası yeni formülasyonuyla eski DEP milletvekili Zübeyr Aydar liderliğinde -ki eski bir milletvekilinin silahlı mücadele yapan terörist bir örgüte başkan olması zaafiyetin en önemli emarelerinden biridir- Nisan 2005'te yapılanmasını tamamlayarak şiddet eylemlerini yeniden başlattı. Çünkü ordu destekli Türk dış politikasının ilham kaynağı olan İngiliz düşüncesine göre, Kürt meselesi güvenlik meselesi olarak kalmalıydı. Bu da çatışmanın ve katliamın devam etmesini gerektiriyordu. Buna karşın Amerika meseleyi güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp siyasi bir mesele haline getirerek laik devletin ve dolayısıyla ordunun temel taşlarından birini parçalama arzusundadır. Ağustos 2004'te dokuz yıllık hapis hayatı geçirdikten sonra reform paketlerinden faydalanarak serbest kalan Leyla Zana liderliğindeki eski DEP milletvekilleri işte bu maksatla hazırlanmış en dikkat çekici gruptur. Dışarı çıkar çıkmaz Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile görüşen grup hemen Doğu illerine gidip mitingler düzenledi. Şimdi de DTH [Demokratik Toplum Hareketi] adıyla partileşmeye çalışmaktadır. Son zamanlarda 16.08.2005 tarihinde Türkiye'de yasal faaliyet gösteren Kürt partisi DEHAP da kendisini feshederek DTH'ye katıldı. Öte yandan "Apo'ya özgürlük" kampanyaları başlatıldı. Ayrıca Recep Erdoğan, 10.08.2005 tarihinde tamamına yakını Amerikan yanlısı olan bir grup "aydın" ile Başbakanlıkta Kürt meselesi hakkında bir görüşme yaptı. Hemen ardından en önemli Kürt şehirlerinden olan Diyarbakır'a gidip halka seslendi. Şöyle dedi: "Kürt meselesi benim meselemdir." Böylece ilk kez bir Başbakan Kürt sorununun varlığını kabul etmiş oldu. Başbakanın bu açıklaması, tabandan gelen baskılar ve "bekle-gör" moduna geçilmesi üzerine, Türkiye'deki siyasi gelişmelerin aksine şiddet eylemlerini sürdürmek isteyen PKK-KADEK 20 Ağustos'ta bir aylık ateşkese mecbur oldu. Zira özellikle Avrupa'daki PKK yanlısı çevrelerde "Türkiye'de güçlendirilmek istenen siyasi akımı baltalıyor" izlenimi veren bu terörist eylemler, zaten parçalanmış durumda olan tabanda rahatsızlık oluşturmakta ve birçok üst düzey lider bile bu çelişkiye anlam verememektedir. Dolayısıyla siyasi basiretten yoksun, Batı destekli, kapitalist sloganlı bu hareketler rahatsızlıklarını alenen açığa vurdular. Doğrusu nasıl ki Amerika, İngiliz güdümlü dış politik eksende güvenlik sorunu olarak algılanan İslamcılık problemini AKP ile demokratikleşme, modernleşme, liberalleşme ve ılımlılaştırma yoluyla siyasi bir mesele haline getirip istismar etmeye çalışmışsa aynı şekilde yine İngiliz güdümlü dış politik eksende yine bir güvenlik sorunu olarak algılanan Kürtçülük problemini de PKK'yı tasfiye ve zayıflatma sürecine terk edip Leyla Zana grubu liderliğindeki "aydınlar" denilen kesim üzerinden yine demokratikleşme ve ılımlılık yoluyla siyasi bir mesele haline getirmeye yönelik eğilimler sergilediği görülmektedir. Kürtleri temsil etmesi için ortaya atılacak, sonra devletlerarası kuruluşlar nezdinde meşruiyet kazandırılmaya çalışılacak ve "Ilımlı aydınlar" taifesinden oluşacak yeni siyasi hareketin, etkinlik alanı elde etmesi, yelpazesini genişletmesi ve olumlu yönde [yani Amerikan yanlısı] adımlar atabilmesi için, Türkiye'nin iç politikasında birtakım tavizler gerekecektir. Bu tavizler, Amerikan patentli reformların benimsetilmesinde olduğu gibi yine Avrupa Birliği üyeliği gerekçesine dayandırılacaktır ki son Avrupa Zirvesi'nde Türkiye'ye tam üyelik değil de "imtiyazlı ortaklık" yada "özel statü" verileceğinin şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinleşmesinden sonra bile AKP Hükümeti'nin Avrupa sevdâsında(!) ısrar etmesinin sebeplerinden biri de işte bu tâvizlerdir. Bunun en önemli yönü; ordunun bakışının yumuşatılması, yeni harekete meşruiyet kazandırılması ve bu yönde kamuoyu oluşturulmasıdır. Dışişleri Bakanı olduğu halde Abdullah Gül'ün hapisten çıkar çıkmaz Leyla Zana ve ekibine randevu verip özel görüşmeler yapması, Erdoğan'ın "aydınlar" ile görüşmesi ve Diyarbakır ziyareti esnasındaki sözleri, buna açıkça delâlet etmektedir. Nitekim Erdoğan şöyle diyordu: "Kürt meselesi ayrı şeydir, PKK terörü ayrı şey..." İşte bu noktada Ordu-Hükümet çatışması daha doğrusu "askeri otorite" ile "siyasi otorite" arasında siyasi bir krizin çıkması ihtimali ve Kürt meselesinin eskiden olduğu gibi yeniden salt güvenlik meselesi haline getirilmesine çalışılacaktır. Bunun için önümüzdeki gelecekte, son dönemlerde artan PKK'nın terör eylemleri ve ordunun "sınır-ötesi operasyon" talepleri artacaktır. Çünkü bu ikisi birbirine paraleldir. Dikkat çekici şey şu ki, PKK'nın eylemlerini artırması ile ordunun operasyon talepleri doğrudan bağlantılıdır. Oysa sınır-ötesi operasyon stratejisi artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü bu strateji, İkinci Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak'ta oluşan siyasi boşluktan istifade edilmesinin bir sonucuydu. Oysa artık Kuzey Irak'ta artık siyasi boşluk yoktur. Çünkü, - ABD Irak'ın işgâlcisi vasfıyla oranın fiili yöneticisi durumundadır. - ABD topu Irak yönetimine atmaktadır, ancak ortada yönetim yoktur. Görünürdeki yönetim de mucâhidlerin direnişi ile baş etmekten bile âcizdir ki şimdilik sıranın PKK'ya gelmesi pek muhtemel değildir. - Operasyon istenilen bölge Kandil Dağları'nın bulunduğu arazidir ki bu bölge İngiliz uşağı Barzani'ye aittir. PKK'yı besleyen, destekleyen ve barındıran ise odur. Dolayısıyla böyle bir operasyon, PKK'dan öte Barzani'yi hedef almak demektir. Eğer Barzâni yada Talabani'nin PKK'yı yok etmeye niyetleri veya fırsatları olsaydı, yaklaşık 100.000 kişilik askeri güçleriyle bunu başarabilirlerdi. Onların hem buna niyeti yoktur hem de Irak'ın geleceğinden pay koparmanın peşindedirler. - Kuzey Irak'ta yeni Irak Anayasası'nda tanınan, parlamentosu, devlet kurumları ve güvenlik birimleri bulunan bir bölgesel otorite fiilen mevcuttur. Türkiye'nin dış politik çizgisinde görünen emâreler, bu otoritenin resmen tanındığına işâret ettiği için böyle bir sınır-ötesi operasyon, devletlerarası literatürde "başka ülkenin iç işlerine karışmak" olarak algılanacaktır. Bu nedenle artık ordunun sınır ötesi operasyon yapması eskisi kadar olası değildir. Bu seçeneğin gündeme getirilmesi, gerçekten yapılmak istendiği için değil bilakis sorunun önceden olduğu gibi "terörle mücadele" kapsamında bulunan bir "güvenlik meselesi" halinde tutmak içindir. Amerika'nın bu hamleyi bertaraf etmesi, ya PKK'ya savaş açması ve fiilen tasfiye etmesiyle mümkündür yada Türkiye'yi yani orduyu tehdit etmesiyle mümkündür. ABD, Irak bataklığında içine düştüğü kriz ve siyasi kaosun etkisiyle enerjisini PKK'yı tasfiye etmeye harcamaktan âcizdir. Dolayısıyla orduyu tehdit ve teskin üslubuna başvurmaktadır. Diğer taraftan Erdoğan, PKK terörü ile Kürt sorunu ayırımına giderek şimdilik halledilmesi mümkün olmayan güvenlik boyutuna siyasi bir boyut eklemeye çalıştı. Amerika'nın baskısı ve acziyeti, AKP'nin "güvenlik"-"siyasi" ayrımı ve ordunun rahatsızlığı ve laiklerin tahriki... tüm bunlar yakın dönemde ordu-hükümet krizinin sinyallerini vermektedir. Son olarak Amerika'nın Irak'ta şekillendirmeye çalıştığı siyâsî gidişat ile Türkiye'deki Kürt meselesine ilişkin gelişmeler paralellik arzetse de aralarında şimdilik bir bağ kurmak pek muhtemel görünmemektedir. Ayrıca şunun da belirtilmesi gerekir ki, her Kürt PKK'lı değildir. Sömürgeci Kâfirler, Osmanlı Hilâfet Devleti'ni yıkıp yerine elli küsur devlet kurarak her birinin başına hain yöneticiler atayarak İslam Ümmeti'ni oluşturan halklara küfür sistemlerini ve zulümlerini uygulamış ve uygulamaya devam ediyor ve bunlar bu halkların nefret etmesine rağmen sürdürülüyorsa, aynı şekilde aynı sömürgeci kâfir Kürt halkının başına da PKK musibetini sarmış, onu kendi politikalarında araç olarak kullanmış ve onunla Müslümanların evlatlarını ya katletmiş ve katlettirmiş yada dinden iman uzaklaştırıp birçoğunu ateist hale getirmiştir. Kürt halkı da işte bu cürümlerden nefret etmektedir. Nasıl ki Kuzey Irak'taki Barzani ve Talabani denilen ajanlar oradaki Kürtlerin, Filistin'deki Ebu Mâzin [Mahmud ‘Abbâs] Filistin halkının, Keşmir'deki Mirveys ‘Umer Faruk Keşmir halkının, Çeçenistan'daki Alu Alhanov Çeçen halkının temsilcisi değilse ve onların çoğunu temsil etmiyorlarsa, aynı şekilde PKK da Leyla Zana tâifesi de ve diğer marjinaller de hiçbir şekilde Kürt halkının temsilcisi değildirler. Onlar ancak bizdenmiş gibi görünen, bizim dilimizle konuşan, bizim giysilerimizi giyen sömürgeci kâfirlerin kuklaları ve bir avuç İslam düşmanının elebaşlarıdırlar! İslam Ümmeti'nin diğer tüm sorunları gibi Kürt meselesinin tek çözümünün de Allah'ın indirdikleri ile yöneten ve sömürgeci kâfirin kökünü kurutacak olan Râşidî Hilâfet Devleti'nin kurulması olduğu kesindir. Artık Hilâfet'in mükemmel fâziletlerini, adâletini, hakkaniyetini, köklü çözümlerini beyân etmeye gerek yoktur. Çünkü tüm dünya üzerinde Müslümanların Hilâfet'e koştukları ve onu büyük bir özlemle beklemeye başladıkları kesindir. Bunun içindir ki kâfirler ve uşakları, -son nefeslerini vereceklerini hissetmelerinden olsa gerek- yakın zamanlarda korkularını, endişelerini, nasıl uykusuz kaldıklarını ve nasıl çıldırdıklarını gözler önüne sermişlerdir. Kâfirlerin ortaya attıkları demokratik, laik, insan haklarına dayalı, özgürlükçü ve benzeri Batı menşeili çözümlerin de musîbetin ve fitnenin kaynağı olduğu da artık kesinleşmiştir. Fakat vurgulanması ve değiştirilmesi gereken, İslam'ın şafak vaktinin yaklaştığını ve kâfirlerin titremeye başladığını idrak edemeyen bazı Müslümanların, Kürt meselesinin çözümü olarak salt duygusal bir slogan olmaktan öteye geçmeyen "Çözüm İslam kardeşliğidir" demeleridir. Nizamların, fikirlerin ve duyguların İslam'a dayalı olduğu İslâmî bir toplum kurulmadıkça İslam kardeşliğinin gerçek anlamda oluşturulması mümkün olmayacaktır. Çünkü toplum sadece insanların birbirlerini kardeş saymalarıyla değişmez. Birbirine kenetlenmiş sayılmaz. Sorunlarını çözmüş olarak kabul edilmez. Bilakis insanlar arası ilişkileri düzenleyen yönetim, ekonomi, toplumsal düzen, eğitim, medya, yargı sistemi ve diğerleri gibi tüm alanlarda köklü ve sağlam İslâmi nizamların hâkim kılınması, topluma egemen olan düşüncelerin ve duyguların İslâmî düşünceler ve duygular haline getirilmesi gerekir. İşte o gün gerçekten İslâmi siyâsi ideolojik bir toplum yapısı kurulmuş ve böyle bir atmosfer dahilinde İslâmî kardeşlik, adâlet, merhamet, birliktelik ve huzur sağlanabilir, bi-İznillah. Öyleyse faziletli ve basiretli Müslümanların, ara çözümlerden, şartların ve imkânların kısıtladığı amaçlardan ve Ümmeti bu tür dar ve bayağı işlerle sınırlandırmaktan kaçınmaları, yegâne köklü çözüm olarak Râşidî Hilâfet Devleti'ni kurmak için çalışmaları ve ancak ona dâvet etmeleri gerekir ki bu, muhakkak ki Allah [Tebârake ve Te'alâ]'nın emri, Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sahbihi ve Sellem]'in müjdesi, sömürgeci kâfirlerin kâbusu ve aziz İslam Ümmetinin arzusudur. |