Anasayfa arrow İktibas arrow Çanakkale Mahşerinde Osmanlı'nın Son Destanı
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

56/22-24 İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Cihadın en üstünü, zalim idareciye karşı söylenen hak sözdür." Ahmed b. Hanbel, Mükessirin, 10716)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Çanakkale Mahşerinde Osmanlı'nın Son Destanı Yazdır E-Posta
Nasip Akbaba
08 Nisan 2007 Pazar

Çanakkale Savaşı’nı anlamak istiyorsanız bunun üç adet anahtarı vardır. Bunlar; Hilâfet’i Yıkmak, Osmanlı topraklarındaki petrol denizine el koymak, Hıristiyanlığın/Nasraniliğin ve yıkılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun rövanşını almak…

Avrupa devletleri artık karar vermişlerdir. Osmanlı Devleti’ni tamamen ortadan kaldıracak, İslâm Ümmetini tarihten silecek, Hıristiyanlığın ve yıkılan Doğu Roma’nın rövanşını alacak, zaferlerini de petrol denizine el koymakla taçlandıracaklardır. İşte bu uğurda gelen sömürgeci kâfir güruh ile Çanakkale’yi savunanlar arasındaki savaş sıradan bir savaş olmanın çok çok ötesindedir. Ancak ne var ki destanlaşması ile sonuçları arasında ise her açıdan birçok farklar açığa çıkmıştır.

İşte bu sebep ve sonuç ilişkisi arasındaki bu dehşet tenakuzu Çanakkale Savaşları’nın 92. yıldönümünün şu günlerinde, medyadaki yayınlarda ve devlet ricalinin tavırlarında görüyoruz. Çanakkale’ye yaklaşım, hamâset edebiyatı boyutlarında kalıyor. “Çanakkale geçilmez” denilerek, özellikle de Türk kavmiyetçiliğine, savunmayı icra eden 360 üst düzey komutanı da 1 komutana indirgeyerek tarihin ve gerçeklerin saptırılması sürüp gidiyor. Ancak muhakkak ki bu gerçekler muhteşem Çanakkale Savunması’nın destansı imanî tablosunu ve hangi saikler uğrunda, niçin sergilendiğini kıyamete kadar değiştiremeyecektir. Çanakkale nasyonalist-laik dönemle hiçbir bağıntısı, bağlantısı olamayacak kadar açıktır. Bugün yapılan uygulamalar hakikati perdelese de gerçekler asla değiştirilemez…

Nasyonalist, ulusalcı, milliyetçi açıdan ne kadar zorlanırsa zorlansın, Çanakkale Savaşı’ndan geride kalan şehitliklere bakıldığında, Çanakkale’de sadece bir kavmin değil, bütün bir İslâm ümmet’in savaştığının ipuçları hemen görülür... Zira mezar taşlarındaki isimler buna şahitlik ediyor. Kaldı ki bunun için mezar taşları dışında Osmanlı arşivlerine bakılırsa nerelerden asker alınıp, nerelere yollanmış açığa çıkar. Çanakkale’ye hem Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde, hem de Osmanlı Devleti’nin sınırları dışında yaşayan Müslümanlar gelip şehid oldular. Ümmetin vahdeti ve İslâm kardeşliği ruhuyla bu savaşta destan yazıldı. Bu zaferi kazananlar Türk’üyle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Arap’ıyla, Acem’iyle Çanakkale’de omuz omuzadır.

Aşağıda isimleri geçen bazı yerlerin Çanakkale’ye olan uzaklığını göz önüne aldığınızda, o günün ulaşım ve haberleşme imkânlarını değerlendirdiğinizde öyle bir ruh var ki, bu insanlar bulunduğu memleketlerden kalkıp, hiç bilmedikleri, görmedikleri Hilâfet Merkezi diyarında can vermeye geliyorlar.

Çanakkale’de Osmanlı savunma hatları İslâm Ümmetinin toplamını yansıtır… Afganistan’dan, Saraybosna’dan, Mekke’den, Medine’den, Bağdat’tan, Filistin’den, Tunus’tan, Yemen’den, Bingazi’den, Hakkâri’den, Dersim’den, Kars’tan, Edirne’den, Priştine’den, Şumnu ve Kırcaali’den, Kırım’dan, Girit’ten, Kıbrıs’tan, Kerkük’ten, İskenderiye’den, Diyarbakır’dan, Halep’ten, Batum’dan, Sivas’tan, Tebriz, Bakü’den Gence’den, Buhara’dan, Isfehan’dan, Lahor’dan, Musul’dan, Ayıntâb’tan/Gaziantep’ten, Trabzon’dan, Yozgat’tan ve Çorum’dan daha ismi sayılmayan nice diğer yerlerden gelen ümmetin evladları Çanakkale’de sömürgeci kâfir İngiltere, Fransa’ya ve onların sömürge askerlerine karşı savaştılar. Hilâfet’in yönetim Merkezi İstanbul’u ömürlerinde bir kez bile göremeyenlerin, İslâm Akide sisteminin ve İslâm Akidesi üzerine kurulu bir dünya görüşünün takipçileri olarak Ümmetini, Hilâfeti’ni, haysiyetini, namusunu korumak ve bu aslî merkezin, Hilâfet Merkezi’nin düşmemesi için, Ümmetin vahdetini korumak için canlarını ortaya sürdükleri yerdir, Çanakkale…

Çanakkale Savaşı’nın 91. senesinde Çanakkale’yi yağmurlu bir günde ziyaretine gittim. Havasını koklamak, o alçak Haçlı Seferinin, karşısında abideleşen şehidlerin geride kemikleri ve kanlarını hatıra olarak bıraktıkları topraklarda o Müslüman askerin ruhunu hissedebilmek, anlayabilmek için gezdim. Her sene-i devriyesinde olduğu gibi yine “Çanakkale geçilemez” nutukları atılıyordu ancak anlatılan her şey birbirinden çok kopuktu. Savaşın niçin çıktığından ziyade Uluslaşma” sürecine dayanak olarak ileri sürülen tez bayattı ve meseleye esaslıca hiç değinilmiyordu. İçerisinde yaşadığımız bu seneleri ve sömürgeci Batı’nın yaptıklarını göz önüne getirdikçe, Çanakkale Savaşı ile ilgili anlatılanların bir birlerinden ayrı dünyalar olduğunu görüyordum. Şehidlerin savaştıkları tabyalarını, siperlerini gezerken çiseleyen yağmur altında sırılsıklam ıslanmış, ancak ıslanmamak için araba içerisine girmeye hayâ ederek şu düşüncelere dalmıştım:

“Evet, Çanakkale geçilememişti, ama bizzat Çanakkale 1915 senesinde geçilseydi, bugün değişen ne olacaktı? Çanakkale’yi geçirtmemek için canını İslâm’ı ve Hilâfeti korumak uğrunda fedâ eden Müslümanlar, canları ve kanları pahasına elde edilen bu zaferin üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın ve Rusya’nın bizzat yapmayı hedefledikleri işlerin, yani burada yatan şehitlerin uğrunda savaştıkları; Osmanlı memleketlerinin bir bir koparıldığını, Hilâfet’in kaldırıldığını, Kur’an-ı Kerim’in, Hadisi Şeriflerin ve İslâm’ın dili olan alfabenin yasaklandığını, analarının, bacılarının, hanımlarının, kızlarının İslâm’ın emri gereği olan örtülerinin yasaklandığını, İslâm Ümmetinin kendisinden ayrılmaz vasfı Kur’an ve Rasul’ün getirdiği İslâm’ın “gericilik dini”, Müslümanlarsa “gerici” olarak yaftalandığı, birçok İslâmî mefhumun, yine İslâm’ın mefhumu olan Cihad’ın ocağı, asker Ocağı “Peygamber Ocağı’ diye nitelediği ordu eliyle yasaklanacağı hiç akıllarına gelir miydi? Ama onların aklına bu hiç gelmedi bir emriyle ölüme gittikleri subaylarının da İslâm için, Hilâfet için savaştıklarına inanıyorlardı…”

O gün Çanakkale’deki ruhu anlamak isteyenler bilmelidir ki, Ümmetin kitlelerini harekete geçiren İslâm Akidesidir. Akidesi harekete geçirmekteydi orada savaşacak, ölümün üzerine koşarcasına ve öylesine fedakârca mücadele edecek Osmanlı askerini…

Çanakkale’de savaşan Osmanlı askerini “Bedr’in arslanları ancak, o kadar şanlı idi” diye öven şair Mehmet Akif, savaşanların hissiyatına tercüman oluyordu, biliyordu ki Hilâfet Merkezi düşerse, Mekke, Medine ve Kudüs’te düşecektir. Mekke, Medine, Kudüs ve bütün Osmanlı topraklarının savunulmasını Çanakkale’de görüyordu.

Bugün sömürgeci Batı’dan ve sömürgeci Amerika’dan kurtulmayı düşünenler, bu edebiyatı yapanlar içinde meseleyi cidden tahlil edenler ve çözüm arayanlar varsa eğer, yıkılan Osmanlı Devleti’nin sonrasında Müslümanların ve diğer halkların içerisine düşürüldüğü son hale [Irak, Filistin Afganistan, Lübnan, Sudan, Somali, Keşmir, Çeçenistan, Doğu Türkistan, Azerbaycan, Kıbrıs …] bu vahşeti ve soykırımlara üzülen varsa, yüreği sızlayan, sıranın bir gün kendisine, eşine, evladına ve diğer sevdiklerine geleceğini düşünen varsa eğer… İnsanî ve İslâmî bir bakış açısıyla bir muzdarip olarak cevabını düşünmek ve bulmak zorunda olduğumuz sorular sormamız gerekiyor kendimize… “Ümmet ve bu coğrafyada yaşayanlar niçin sömürgeci kâfir karşısında av pozisyonundadır ve Osmanlı’nın yerinin niçin hâlâ doldurulmadığı?” sorusunun cevabını bulmak gerekiyor.

Yoksa Bugün Çanakkale’yi anlatan belgeseller, törenler, paneller, konferanslar ve yazılan binlerce kitap… Yetmiyor ve tüm bunlar hangi amaçlarla yapıldı, acaba neyi ortaya koydular, Hilâfet’ini korumak için canını dişine takan bir ümmetin destanını mı? Yoksa bunlardan başka şeyler mi yapıldı? Çanakkale Savaşı’nın o gün merkezinde olan Hilâfet ve Ümmet bugün niçin hiçbir şekilde dile alınmıyor?! …

Çanakkale Savaşı’na katılan sömürgeci kâfir dünyasının devletleri ve milletleri de çeşitli etkinlikler ve dillerinde binlerce eser yazdılar. Ancak kendisini yazamayan sadece İslâm Ümmeti ve de Osmanlı Hilâfet Devleti kalmıştır ortalık yerde… Ümmet ve Hilâfet; bu ikisi kendilerine saldıranla bu savaşı süslü kâğıtlara ve yalan tarihe değil de onlar ancak silinmez gerçek tarihe ve amel defterlerine canlarıyla kanlarıyla yazıp gittiler…

Çanakkale Savaşı, kendisinden sonra değiştirilen ve dönüştürülen, ters yüz edilen, Batı Hadaratını kıble etmişlerin bakış açılarında daha bambaşka bir şey olmuştur artık… Ulusalcılığın, Milliyetçiliğin kendisine köken aradığı, bu fikir sahiplerinin eşelediği bir yer olmuştur artık…

Ancak Çanakkale Şehitliği’nden kanlı topraklarında bir şeyler devşirmeye çalışanlar Çanakkale’de olup bitenlerin ana hatlarına niçin bakmazlar, o günlerin dünya şartlarını niçin hatırlamazlar. Çok mühim bir soruyu gündeme getirmek ve üzerinde düşünmek gerekmiyor mu, o da şudur: Düşman 92 sene evvel Çanakkale’yi geçememişti de peki ya sonrasında nasıl oldu da sömürgeci İngiliz kâfirinin askerleri, Hilâfet Merkezi İstanbul’da ellerinin kollarını sallaya sallaya gezebiliyorlardı, sonra hangi ucuz edebiyatla defolup gittiler?!

Bugün artık iyice gün ışığına çıkmıştır ki, dün Çanakkale’yi geçemeyenler, akabinde çok daha kolay bir yolla geçebilmiştir, geçirenler kimlerdir ve nerededirler, hangi pozlarda arzı endam etmektedirler?! …

92 sene önce yaşananlar on yıl öncesi ve on yıl sonrası ile birlikte iyice değerlendirilsin bakalım ve ortaya çıkanlar ile bugün yaşananlar birbirleriyle kıyaslansın ve hakikat ortaya konulsun. Konulsun ki sömürgeci kâfir İngiltere’nin Çanakkale önlerine gelişinin bir “Haçlı Seferi” olduğu, sömürgeci kâfir haçlı seferine karşı duran Osmanlı Ordusunun her neferine hâkim olan ruhun ise Cihad ve Şehadet mefhumu ve şuuru ışığında Hilâfet uğrunda olduğu görülsün. Yetmedi, İstanbul’da arzı endam eden sömürgeci bozuntusu İngiltere nasıl oldu da Osmanlı başkentini terk edip gitti, arkasında ne bırakarak gitti? Bu gerçekler bilinmezse ve yerli yerine konulmazsa Ulusalcılıklarına iz arayanlar bu bir avuç bıraktırılmış Türkiye’yi daha çok komploya, kokuşmuş planlara malzeme yaparlar.

Çanakkale Savaşları hakikatlerinden kopartıldığı için, İttihat ve Terakki zebanisinin kimin emellerine onun yarım bıraktığı işlere, kimin kimler eliyle devam ettirildiği gizlenmiş olur… Çanakkale Savaşı’nın hakikatlerine vurgu yapmadan, Çanakkale Savaşı’nı anlatanlar Çanakkale’yi gezi yerine, turistik mekâna çevirmiştir. Çanakkale’yi yüz binlerce gezen olurken aynı zamanda AB taraftarlığı da bir o kadar revaçtadır… Gençlik üzerinde Müslüman atalarının bu destansı savaşının, mücadelesinin bir tesiri kalmamıştır zira… Çok hazin çok… İşte zorla kabul ettirilmeye çalışılan resmî tarihin sonucudur bu…

Çanakkale’yi savunan ve savaşan ruhu cidden araştırmak ve anlamak… İşte o zaman bu tele-vole, futbol magandası, topçu, popçu gençlik üzerinde bir tesir oluşturur. Çanakkale Savaşı’nın her şeyden önce kimlerle yapıldığını, sömürgeci kâfirlerin amacının ve Osmanlı Ordusunun, Ümmetin amacının ne olduğu çok iyi bir şekilde ortaya konduğu zaman bu gençlikle çok büyük işler başarılır.

Şimdi de o günleri şöyle bir yoklayalım ve anahtar kelimeler üzerinde konuşalım.

Birinci anahtar kelime, “Hilâfeti Yıkmak”tır. Birinci Dünya Savaşında, Osmanlı Devleti Almanya yanında savaşa girince, Sömürgeci kâfir Batı devletleri İngiltere, Fransa ve Rusya artık Osmanlı Hilâfeti’ni yıkma fırsatının ve zamanının geldiğini düşünerek harekete geçtiler.

Ancak sömürgeci İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya devletleri ile Avrupa devletlerinin geneli, Müslümanların İslâm’dan başka bir ideoloji veya Müslümanların nazarında, kâfir sayılan kimseler tarafından doğrudan doğruya yöneteceklerini düşünemiyorlardı. Bu nedenle Osmanlı Hilâfet Devleti’ni zayıflatıp mahvetmek, parçalamak için İslâm Devleti’nin hâkimiyeti altındaki memleketleri muhtelif İslâm hükümetleri halinde parçalara ayırarak koparmaya ehemmiyet veriyorlardı. 1915 Nisan’ında savaş esnasında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında cereyan eden müzakereler de bunu gösteriyor. Rusya’nın muhtırasına cevaben İngiltere ve Fransa tarafından verilen muhtırada bu husustaki bir bendde şöyle deniliyordu: İslâm memleketlerinde bulunan mukaddes yerler ve Arap memleketleri bir müstakil İslâm Devleti’nin hâkimiyeti altında kalacaktır.”

Rusya’nın, İngiltere ve Fransa’ya verdiği cevabın bir bölümü ise şöyledir: “Gelecekte Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde kurulup Hilâfet’ten ayrılacak İslâm Devletleri arasındaki münasebetler hakkında kesin bir karar alınması Çarlık Devleti’ni çok meşgul etmektedir.” Devamla; “Çar Ekselansları, bütün kalbiyle Hilâfet’in Türkiye’den koparılmasını istiyor, lakin hâlihazırda can-u gönülden istediği şey ‘Hac ibadeti’ hürriyetinin temini, bu hususta Müslümanları üzecek en küçük bir taarruzda bulunulmamasıdır.” şeklindedir. Rusya’nın Londra büyük elçisinin Rus Hariciye Vekiline gönderdiği bir telgrafta, İtalya’nın istekleri hakkında şöyle deniyordu: İtalya Hükümeti, İslâm Hilâfeti’nden ayrılacak ve Osmanlı Saltanatı’nın enkazı üzerinde, Hicaz topraklarında kurulacak ve İngiltere’nin nüfuzu altında bulunacak bir İslâm Hükümeti teşkili zaruriyeti hususunda Rusya’yı destekliyor. Ayrıca Hilâfet’in Türklerden alınmasını ve icap ettiği zaman tamamen ilga edilmesini bütün varlığıyla destekliyor.”

Bunlar da gösteriyor ki, müttefiklerin en mühim maksatlarının en başta geleni Hilâfet’i zayıflatıp ortadan kaldırmaktı. İngilizlerle işbirliği yaparak Hilâfet’in kendilerine geçmesini isteyen bir avuç hain Arap da dâhil Müslümanların hiç biri Hilâfet’in ilgasını istemiyor ve kaldırılmasını da kabul etmiyorlardı. Jön Türkler de dâhil bütün Müslüman Türkler Hilâfet’e karşı kalplerinde derin bir sevgi besliyorlardı. Ve İslâm Devleti’nin olduğu gibi parçalanmadan muhafaza edilmesini benimsiyorlardı. Hilâfet’i kaldırmaya çalışmak şöyle dursun, hiç bir kimsenin Hilâfet’in kalkmasına razı olacağı ve kabul edeceği dahi işitilmemişti. Zaten bütün İslâm memleketleri işgal edilse dahi Hilâfet’i kaldırmak zor bir meseleydi. Bunun için müttefikler bu maksatlarını gizliyorlar. Kimse onların maksadını bilmiyordu. Osmanlı Devleti’ni savaşta saf dışı ederek onunla ayrı yapılacak bir sulh ile İslâm Devleti’ni içinden yıkmaya çalışıyorlardı. Bu fikir üzerine birleşip fikirlerini gerçekleştirmek için çalışmaya koyulmuşlardı. Bu siyaset eksininde çalışan İngiltere, Hilâfeti yıkmada büyük engel olarak gördüğü Halife AbdulHamid’i daha önceden bu gayesine matuf olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin askerî darbesiyle bertaraf etmişti.

Müttefiklerin özellikle İngiltere’nin bu siyasetine ilişkin bir örneği İttihat ve Terakkili bir mücrimden aktaralım. 31 Mart’ın gizli tertipçilerinden olan Rıza Tevfik şöyle anlatıyor:

“Bir gün Talat’a [Talat Paşa] dedim ki: “Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti ilan ettik. Gidelim bu elçileri ziyaret edelim, teşekkür edelim.” Evvelâ İngiliz sefaretine gittik. Galatasaray’daki o muhteşem binayı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefaret erkânı içerdeydi. Fakat bizi karşılayan sefaret kavası, kimi sorduksa “yok” dedi. Çok soğuk bir âdem-i kabul [kabul etmemek] idi bu. Bir mana veremeden dönmüştük. Cünye’de idim. Emir Abdullah’tan bir davet mektubu aldım. O yıl farîze-i hacı ifa [hac farizası] için gidecekleri Hicaz’a beni de davet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altın olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. Oğlum Said, İngiltere’de oturuyordu. Onu ziyarete Londra’ya gitmiştim. Said’e İskoç asilzadelerinden Lord Nicolson [1909’da, İngiltere’nin Osmanlı büyükelçisi] cenapları hayli yardım etmişti. Hem bu alâkalarına teşekkür etmek, hem de eski dostluğu bir daha ihya eylemek üzere ziyarete gittim. Sohbet sırasında İstanbul sefâretinin [İstanbul’daki İngiliz elçiliğinin 1909’daki] bize gösterdiği o soğuk âdem-i kabul hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:

“Dostum Rıza Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilâl olacak; istibdatla beraber sultan da, temsil ettiği Hilâfet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. Zira ihtilâl yaptınız, gerçi Kanun-î Esasi geldi, fakat Sultan da, hele Hilâfet müessesesi de yerinde baki...” Lord cenaplarına tekrar sordum:

“İngiltere’yi, hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alâkadar ediyor?”, “Ha... Dostum Rıza Tevfik Bey... Biz Mısır’da, bilhassa Hindistan’da İslâm kitlelerini yönetimimiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Hâlbuki Sultan, yılda bir defa bir “selâm-ı şahane”, bir de “Hafız Osman Kur’an-ı Kerim’i” gönderiyor, bütün İslâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor. İşte biz ihtilâlden ve siz Jön Türkler’den, ihtilâl sonunda, sultanların da, Hilâfet’in de, yani bir “selâm-ı şahane” ve bir “Hafız Osman Kur’an’ı” ile kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk âdem-i kabul gördünüz...” [Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, 1989]

İşte o günlerde Çanakkale önlerine gelen sömürgeci kâfir İngiltere ve Fransa donanmaların birinci amacı Hilâfet’e son vermekti. O yıllarda hemen hemen bütün İslâm âlemini, kasıp kavuran, kana ve ateşe boğan sömürgeci kâfir İngiltere, Fransa diğer kuyruk devletler, sömürgelerinden topladıkları koalisyon askerlerinden oluşan Haçlı kuvvetleriyle 92 sene önce Çanakkale önlerine işte bunun için gelmişlerdi. Osmanlı Ordusuna ve İslâm Ümmetine çok ağır bedelleri olan bu son zafer “Çanakkale Zaferi” olarak anılmakla birlikte esasen Osmanlı Devleti’nin daha çabuk çökmesini getiren sebepleri de bünyesinde toplamıştı. Bunları tespit etmek çok zor olmasa gerek örneğin Osmanlı Ordusu’nun sayı gücü, cephane ve teçhizat gücü yanında devletin geleceği olan genç nesil yok edildi. Ve akabinde Çanakkale Boğazı da geçildi, Hilâfet de yıkıldı… İngiliz kâfirinin ve ajanlarının eliyle 20. Asra kan ve gözyaşıyla giren İslâm Ümmeti, şimdi de Amerikan kâfirinin ve ajanlarının eliyle kan ve gözyaşına boğulmuş durumda… 20. Asrın ilk çeyreğinde Hilâfet yıkıldı kan ve gözyaşına saplandı Ümmet, 21. Asrın başında “Hilâfet’i yeniden kurmasın, kurtulmasın” diye kan ve gözyaşında boğuluyor, Ümmet…

Bu nedenledir ki Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı dönemin devletlerarası siyâsî sahnesinde tüm gelişenleriyle ve Osmanlı Devleti’nin içerisine düştüğü İttihat ve Terakki (İ.T.) cehenneminin iktidar dönemini ve İ.T. Cemiyeti’nin evveliyatının, yaptıklarının tamamını incelemeden, hakikatlerini ortaya koymadan, sadece savaşın önemini şu cümlelerle açıklamak yetmez: “Çanakkale zaferi büyük bir destandır. Savaşın her ânı toprağının her karışına şüheda kanıyla yazılmıştır. Kahramanların şanlı menkıbesidir. Çanakkale; zaferi kazandıran ruhun büyüklüğünün müşahhas olarak görüldüğü bir mahşer yeridir.” vs. vs… Hâlbuki Çanakkale, Osmanlı Hilâfeti’ne son vermek üzere gelen kefere ve fecerelerin kanlı otlağına dönüşmüştür. İngiltere ve Fransa kefereleri, o günden ümmeti paramparça etmenin hesabındaydılar. Hilâfet’in kalkanı paramparça olunca, işte o günler ve işte bugünler… Savaşlarda kırılan yüz binlerce Osmanlı askerlerinin yanı sıra yok edilen yüz binlerce Müslümanlar ve gelecek… Bosna-Hersek, Irak, Afganistan, Filistin, Çeçenistan, Keşmir, Doğu Türkistan ve Azerbaycan’da yaşanan Müslüman soykırımları… Çanakkale o savaşlarla ile geçilmedi belki ama İngiliz keferesinin siyâsetinin akabinde Hilâfet kalmadı, Müslümanların soykırımına uzanan koskoca bir yüzyıl, uzun, ince ve kanlı bir yol sonuna kadar açıldı.

Gerçeklerinden kopartılan Çanakkale Savaşı bugün tarihe geçen istatistikî ruhsuz bilgilere “Sekiz ay ondört gün, karada ve denizde cereyan eden şiddetli muharebeler neticesinde yazılan şanlı menkıbedir”e dönüştü. Ne hazindir ki, aradan yıllar geçtikçe de bu savaş sulandırılmaya, unutturulmaya, sömürgeci kâfir devletlerin zalim kuvvetleri ve askerleri masummuş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Zira bu zorlama göz boyamanın altında, içerisine dâhil olmaya çalışılan, muasır medeniyet olarak hedef gösterilen AB’ye/Batı medeniyetine [doğrusu Batı hadaratına] mensup askerler olması yatıyor olabilir!

Oysa bu askerler Çanakkale’ye pikniğe yahut geziye gelmediler! Kıyamete kadar, İslâm’a ve İslâm Ümmetine bir devlet olarak var oldukları müddetçe düşmanlıkta sınır tanımayacak olan İngiltere ve Fransa donanmalar teşkil ettirerek, azgın bir düşman olarak Çanakkale’yi geçmek ve Hilâfet Merkezini düşürmek, Hilâfet’i yok etmek gayesiyle Çanakkale’ye gelmişlerdi. Ancak Osmanlı askerinin canı pahasına Hilâfet Merkezi’ne varan bu yolu Çanakkale’yi savunması ve İslâm Ümmeti’nin sürekli orduya takviye vermesiyle İngiltere kendi işgal ordusuyla yıkacağı Hilâfet’in tez elden tekrar kurulacağını ve İslâm Ümmetinin daha bir canla başla birbiriyle kenetleneceğini fark etmesine yol açtı. İngiltere Hilâfet’i yıkma planlarında başka senaryolara geçme gereğini ağır bir yenilginin bedeliyle test ve tecrübe ederek daha sinsi meşum bir plana geçmiş oldu.

Azgın sömürgeci kâfir Haçlı Ordusu Çanakkale önlerine yığılmasının kastı Hilâfet idi. İngiltere ve onun kuyruğu Fransa’nın savaşın öncesindeki hayalleri; kolayca aşacaklarını umdukları bu müdafaa hattını bertaraf ettikten sonra İstanbul’a girmek, Hilâfet müessesesini ortadan kaldırmaktı. Daha sonra İslâm Ümmetini sözde İslâm Devletleri’ne parçalayarak “Ulus” ve her ulusun başına da bir diktatör atayarak o diktatöre halkı köle yapmaktı. Sömürgeci kâfir Batı, Müslüman kanı içmeye alışkındır, İspanyolların Endülüslü Müslümanları nasıl yok ettiği bütün dünyanın ve hesabın döndüğü gün hesabı soracak olan İslâm Ümmeti’nin de malumudur. 21. Asrın şu senelerinde Amerika, İngiltere ile kuyrukları ve yoldaşlarının Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta, “israil”in Filistin’de, Rusya’nın Çeçenistan’da, Sırpların, Bulgar ve Yunan palikaryalarının Balkanlarda Müslümanlara yaptıklarının karşılıksız kalacaklarını sanmalarının tek nedeni var, o da İslâm Ümmeti’nin Hilâfet kalkanının kaldırılmış olduğunu bilmeleridir. Zira Müslümanlar adına kim hesap soracak ki, kim, bir halifeleri olmazsa?

Deniz savaşlarını yöneten İngiliz Amiral De Robeck, kendinden emin şunları söylüyordu:

“Çanakkale Boğazı geçilecek ve donanmamız Osmanlı Sultanı’nın sarayı önünde demirleyecek.”

İngiliz Savunma Bakanı Winston Churchill şöyle demişti: “Çanakkale mutlaka geçilmelidir, geçilecektir. Osmanlı Devleti mutlaka bertaraf edilmelidir, edilecektir.”

Savaşın ikinci en önemli sebebi, anahtar kelime; Osmanlı’nın sahip olduğu petrol rezervinin sömürgeci İngiltere, Fransa tarafından ele geçirilmesiydi. Avrupa sanayileşmiş, sanayisine yeni pazarlar elde etmek için dünya pazarlarına açılıyor, yeni sömürgeler elde ediyorlardı. Bu durum Avrupa devletleri arasında silahlanma ve enerjiye olan bağımlılığı artırıyordu. Avrupa’da M. 19. Yüzyıl’da diesel (dizel) motorun bulunmasıyla petrole olan ihtiyaç iyice artmıştı. İngilizler sömürgelerini eski sömürgelerini korumak ve yenilerini elde etmek için, donanmalarını petrolle çalışan gemilerle donatıyorlardı, petrole olan bağımlılıkları artmıştı. İngiltere’nin petrole olan bağımlılığını Winston Churchill şöyle dile getiriyordu: “Bir Damla kan, bir damla petrol.” Petrole olan hırs ile İngiliz şeytanlığı, soğuk gururu, kibri birleşince İngiltere’nin gözlerini Osmanlı’nın topraklarındaki petrol yataklarına çevirmesi beklenen sonucunu doğurdu. Evet, Osmanlı’nın topraklarındaki Petrol sömürgecilerin, başta İngiltere’nin iştahını kabartıyordu.

Evet, Osmanlı petrol rezervi bakımından birçok toprak yanında bugün bile sorun olmaya devam eden zengin petrol rezervleri olan Musul ve Kerkük’e de sahipti. Sömürgeci, petrole olan aşkla yani İngilizler ile Almanlar, Musul ve Kerkük’te ön hazırlıklara başladılar. Buralarda araştırmalar yapan sömürgeciler planlarını hazırladılar, öyle bir plan ki, duyan da bu planın masuma oluşuna aldanırdı. Ama bu planı bir tek siyâset dehası Halife AbdulHamid’e yutturamadılar. İngiliz ve Almanlar Halife AbdulHamid’e Musul ve Kerkük bölgesinden tarihî eser hüviyetinde bir kılıç bulduklarını ve burada arkeolojik kazı yapmak istediklerini bildirdiler. Halife AbdulHamid onların maksadını çok iyi tahmin ettiğinden onların bu palavrasını yutmadığı gibi bu bölgeyi şahsi mülkiyetine geçirdi. Çünkü o biliyordu ki, yakın zamanda oraya sahip olmak isteyenler olacaktı. Halife AbdulHamid bu bölgeyi mülkiyetine aldı ki, dünya mülkiyet hukukuna göre devlet sınırları değişse bile mülkiyet hakkı bakidir. Yani İngilizler bu bölgeye sahip olsalar bile petrol kuyuları Halife AbdulHamid’e ait olarak kalacaktı.

Petrole giden yolda İngiltere ve Fransa için bu aşamada en büyük sorun aşılmaz bir engel teşkil eden Halife AbdulHamid’di. Onlara göre Halife AbdulHamid bir şekilde bertaraf edilmeliydi. Önce suikast düzenlediler; olmadı. Son çare olarak onu tahttan indirmeyi planladılar. Bunda başarılı oldular ve Halife AbdulHamid’i tahttan indirttiler.

Çanakkale savaşlarının mühim sebeplerinden biri de, anahtar kelime; Hıristiyanlığın/Nasranîliğin ve yıkılan Roma İmparatorluğu’nun rövanşını Osmanlı Hilâfet Devleti’nden almaktır. Katolik Kilisesi’nin maksadı İslâm güneşinin doğduğundan beri Roma İmparatorluğu’nun topraklarını fethederek eritmesi ve sonunda Konstantiyye’yi fethederek son kırıntısını da yok etmesi, Avrupa’yı sürekli kuşatması, Avrupa da bir “Şark Tehlikesi” oluşturması… Osmanlı Devleti’ni yok etmek için Katolik Kilisesi’ne yeterince sebep vermiş oluyordu. Kilise’nin amacı; Osmanlı Devleti’ni, dolayısıyla İslâm’ın sancaktarlığını asırlar boyu Avrupa üzerine taşıyan İslâm ile özdeşleşen Hilâfet’i yıkarak, İslâm’ı doğduğu yere, yani Arap Yarımadası’na hapsetmekti. Çanakkale Savaşı bu anlamda da Hilâfet ile Sömürgeci Kapitalizmin, İslâm ile küfrün/Nasranîliğin mücadelesi idi.

Osmanlı toprakları üzerinde hayal gören gerenedir. Haçlı Nasranî düşmanlığının yanı sıra bu savaşta Fener Patrikhanesi de 1453’ün rövanşını alma hayalleri görüyordu. İstanbul ve Trakya’da Bizans’ı tekrar ihya etmek istiyordu. Bir avuç kripto Yahudi bozuntusunun Siyonist emelleri vardı, karşılarında engel gördükleri Halife AbdulHamid’i ellerindeki maşaya İ.T. Cemiyeti’ne hallettirince Osmanlı, Filistin topraklarını ele geçirip büyük bir “israil” varlığını hayata geçirmeyi vehmediyorlardı. Tüm bu nedenlerle;

Nasranîler, Yahudiler bir oldular, kafalarında şerir alçak planlarla Çanakkale’ye saldırıp Osmanlı’yı tamamen tarih sahnesinden silmeye giriştiler. Ve saldırdılar… hâlâ da saldırıyorlar…İşte Çanakkale savaşlarının nedenleri bunlardır: Hilâfeti yıkmak, petrolü ele geçirmek ve Hıristiyanlığın/Nasranîliğin ve yıkılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun rövanşını almak… Çok açık değil mi, zaten?!

Köklü Değişim Dergisi, Nisan, Sayı 31

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe
6 Zilhicce 1429

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: son 30 günün ::.
.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |