|
Elimizde ne varsa aldılar, önce devletimizi, sonra izzetimizi, sonra servetlerimizi… Elimizde tek kalan tarihimizdi şimdi onu da çalmaya çalışıyorlar. Çanakkale Savaşları’nı kastettiğimi sanırım idrak etmişsinizdir. Peki, nasıl çarpıtıldığını ve elimizden nasıl alınmak istendiğini de idrak ettiniz mi? Çanakkale Savaşları’nda şehit edilen yiğitlerimizin nezih kanlarıyla “ulusalcılık” yazılmaya çalışıldığını gördünüz mü?
Nitekim dikkate şayan bir şekilde Çanakkale Savaşları son dönemlerde bir başka anılmaya başlanmıştır. Konferanslar, belgeseller, kitaplar vb. argümanlar ile ‘Laik Cumhuriyetin temellerinin Çanakkale’de atıldığı’ safsatası ısrarla belleklere kazınmak istenmektedir. Bir başka yönüyle Laik Cumhuriyet kahramanlık gediğini Çanakkale ile kapatarak toplumun “vatancılık” duygularını kabartıp bekasını devam ettirmenin yollarını aramaktadır. Ulusalcılık musibetinin giriştiği bu çirkin saldırıya Müslümanların gereken tepkiyi vermediği de işin başka bir boyutunu oluşturmaktadır. Bırakın tepki vermeyi, bir takım Müslümanlar anlatım farklılığıyla buluşma noktasında laik kesimle bir araya gelmektedir ki, o da ulusalcılıktan başkası değildir. Çanakkale’de Niçin Savaşıldı? Esasında tarihi doğru gözlerle okuyan herkesçe malumdur ki; Çanakkale Savaşları’nda göz kırpmadan ölüme yürüyenlerin tek gayesi Hilâfet Devleti’ni korumaktır. Bu cümlenin en bariz delili Çanakkale şehitlerinin etnik kimliklerinde saklıdır. Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i, Laz’ı, Boşnak’ı, Arnavut’u ile İslâmî Ümmet Çanakkale’de ölüm-kalım mücadelesi sergilemiştir. Şimdi bu cümleye itirazlar yükselebilir. Yükselebilir çünkü “Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı dönemde her ne kadar Halife varlığını sürdürmüş olsa da yetkileri alınmış bir vaziyettedir ve Osmanlı Hilâfet Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Alman hayranlıklarıyla meşhur Yahudi avdetleridir” denilebilir. Bu doğru olmasına rağmen bu yazının konusu değildir. Ayrıca 1908 yılında İttihatçı avına çıkan halk, kısa bir süre sonra onların peşinden Çanakkale’ye yürümesi mahal dışıdır. Keza bu yazının esasî konusunu siyasî komplolar, ihanetler, basiretsizlikler oluşturmamaktadır. Bilakis bu yazının esasî konusu savaş meydanlarındaki yiğitler, onların kime karşı ve niçin savaştıklarıdır. Yazının bu şekilde sınırlandırması ile birlikte deriz ki; Her ne kadar örtbas edilmeye çalışılsa da Çanakkale Destanı’nı anlatan her hikâyede bu savaşın dinin korunması adına yapıldığı belirtilmektedir. İşte size Çanakkale Savaşları’na evladını gönderen annenin hikâyesi; “Bilecik istasyonunda kutlu yolun yolcularını taşıyan trende artık son hazırlıklar yapılmaktaydı. İstasyonun karanlık bir köşesinde kıpırdamaksızın bekleyen karartı AbdulKadir’in dikkatini çekti. Önce nöbet bekleyen bir askerdir diyerek ilgilenmek istemedi ama sonra bu karartının bir askere değil evladını cepheye göndermek için orada hazır bulunan bir anneye ait olduğunu anladı. Yanına yaklaşarak konuşmaya başladı: - Valide burada ne duruyorsun? - Şimendiferde asker oğlum var; onu geçirmeye, selametlemeye geldim. - Oğlun kimdir, nerelidir? - Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana yatağından Mahmud oğlu Hüseyin... - Çağırayım mı, görmek istiyor musun? - Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet olmazsa, sana duâ ederim. AbdulKadir vagona koştu. Bir künye okudu. Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses: - Efendim. Benim Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt. Akgünlü’den. - Gel oğlum, anan seni görmek istiyor. Delikanlı vagondan atladı. Şimşeğin ışığı altında seçilebilen levendine bir vücut, filiz gibi bir boy, Hüseyin, müheykel gibi hazır ol vaziyetinde sağ el selam ve ihtiram mevkiinde AbdulKadir’in karşısında emre âmâde idi. Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin anasının elini öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı. Dedi ki: - Hüseyin... Dayın Şıbka’da, baban Dömeke’de ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale’de şehit oldu yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun Şibka’ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu açık etsin.” Hüseyin bu sözleri kalbinin en derin ahd ve vefa yerine gömdüğünü îma eden bir saygı ile dinlemişti. Anasını ve AbdulKadir’i selamladı, gitti. AbdulKadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu: - Valide demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit oldular öyle mi? - Yalnız bizim soy değil, oğul. Elli yıldır köylü, mezarlığa delikanlı gömemedi. Din dursun da; biz hep ölelim. - Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu? - Köyümüz bütün erkek dolu. Bizi beğenemediniz mi, hiçbir işimiz geri kalmadı. Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden canımı almasın…” (Harp Mecmuası Sayı: 17, s. 267, 269.) Müslüman halkımızda fikrî zafiyetin varlığı hakikatimizdir. Halkımızın birçok siyasî oyunlar ile aldatıldığı ve siyasî uyanıklıktan mahrum olduğu da hakikatimizdir. Ancak bizim analarımız konu din olunca, konu dinin korunması olunca elinde son kalan evladını da ölüme göndermekten çekinmeyecek kadar ihlâslı, takvalı ve sabırlıdır. Dün böyle idi, bugün de böyledir ve inşaAllah yarın da böyle olacaktır. Keza İslâm bu halkın hücrelerine nüfuz etmiş, tüm bedenini kuşatmıştır. Her ne kadar günümüzde üzeri fasit fikirler ile örtülmüş olsa da derinliklerde İslâm ateşi kor olarak varlığını sürdürmekte ve tekrar alevleneceği günü beklemektedir. Konumuza dönecek olursak; muhakkak ki halkımız nezdinde dinin korunması Hilâfet’in korunmasıyla eş değerdir. Keza Hilâfet Müslümanlar için korundukları bir kalkan ve dayandıkları asa konumundadır. Hilâfet, uğrunda malın ve canın verilmesi gereken yüksek bir değerdir. Onun yokluğunu zihinlerin tasavvur etmesi dahi dehşete kapılmaya kâfidir. Hal böyle olunca Çanakkale’de küffara karşı yekvücut olan İslâmî ümmetin 250.000 evladını şehit vermesinin tek nedeni Hilâfet’in korunmasıdır. Bu bir hakikat, diğerleri ise çarpıtmadır. Çanakkale’de Kime Karşı Savaşıldı? Her ne kadar İngiliz donanmasının Çanakkale’de kayıpları üstün körü anlatılsa da asıl aktör olarak hep Anzaklar işaret edilir. Anzaklar ile Osmanlı askerlerinin arasında geçen diyaloglar, Anzakların her yıl Çanakkale’yi ziyaret etmeleri Çanakkale’de esas aktörü gizlemektedir. Oysa devasa bir ordu ile Çanakkale’ye gelen düşman güçlerinin başını İngilizler çekmektedir ki o, küfrün başı unvanına sahiptir. Fransızlar ise onların başyardımcısı konumundadır. Anzaklar ise orada sadece piyon vazifesi görmektedir. Asıl sömürgeci güç kâfir İngilizlerdir. Dolayısıyla asıl düşman Anzaklar-Hintliler değil, İngilizlerdir. Çanakkale Savaşları’nda ümmetin yiğit evlatlarını şehit ederek 250.000 kişinin canından olmasının müsebbibi olan İngilizler her zaman olduğu gibi burada da aradan sıyrılarak kendisini unutturmuştur. Çanakkale’de İslâmî ümmete karşı savaşanları sayarken yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilk akla gelen Anzaklar sonra Hindistanlılar olmuştur. Hiç konuşulmayan bir gerçek ise İngilizlerin yanında savaşa giren Yahudi birlikleridir. Mustafa Armağan bu gerçeği şu şekilde açıklamaktadır. “Siyonist lider Lloyd George elinde şekillenen yeni Ortadoğu projesi için bölgede güvenilir bir “taş”a ihtiyaç duymuştu İngiliz emperyalizmi. O taş yerine konulacaktı. Ancak bu projenin gerçekleşmesi için Yahudilerin de bir şeyler yapmaları ya da en azından kendilerine lûtfedilenleri “hak etmeleri” gerekiyordu. Bu beklentiyi, asayişi bozdukları gerekçesiyle Filistin’den kovulan ve Mısır’daki İngiliz birliklerine sığınan Yahudi örgüt elemanları karşılamaya karar verdi. İttihatçıların arasına karışarak adını değiştirip gazete bile çıkartmış olan Jabotinski ile Trumpeldor adlı bir Rus Yahudisi başı çekti. İngilizlere, onların saflarında Osmanlı’ya karşı savaşmak için hazır olduklarını bildirdiler. Niyetleri, İngiltere’ye bir Filistin cephesi açtırmak ve orada savaşmaktı ama o zaman böyle bir cephe açmayı gerekli görmemişti komutanlar. En iyisi onları, kıyametin kopmakta olduğu Çanakkale cephesine göndermekti! Gerçi 18 Mart 1915 kıyameti geçmiş ve İngilizler deniz savaşlarında hiç beklemedikleri bir yenilgiye uğramışlardı. Şanslarını karada deneyeceklerdi bu defa. Mısır’da eğitilen Yahudi Katır Birliği iki gemiyle yola çıkarıldı. Toplam (subaylar hariç) 562 kişiydiler. 25 Nisan’da Gelibolu’da karaya ayak bastıklarında yakalarındaki sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik armalarından tanınıyorlardı. Doğrudan savaşmayacaklar ama katırlarıyla su, gıda, mühimmat vs. ihtiyaçlarını karşılayacaklardı birliklerin. İki gruba ayrılmışlardı. Gruplardan birisi Seddülbahir’de, öbürü Anzaclarla Arıburun’daydı…” Yahudilerin bu savaşta ne kadar etkin olduğu önemli değildir. Savaşın akışını değiştirecek bir güce sahip olmamaları da önemli değildir. Önemli olan Çanakkale Savaşları’na katılmaları ve kâfir İngilizleri desteklemeleridir. Özetle Çanakkale’de başta İngilizlerle sonra onun aveneleriyle ve Yahudilerle savaş yapılmıştır. Çanakkale’de “niçin ve kiminle savaştık?” sualinin cevabını aldıktan sonra takvim sayfalarını hızla çevirip günümüze gelelim. Çanakkale’de Din için savaşıldı, din bugün hayata hâkim değil. Çanakkale’de Hilâfet için savaşıldı, Hilâfet bugün yok. Çanakkale’de İngilizler ile savaştık, İngilizlerin çirkin hadaratı olan demokrasi bugün hayatımızın başköşesinde. Çanakkale’de Yahudiler ile savaştık, Yahudiler bugün Filistin’de. İşte tam burada ihanetin keskin kokusu yükselmektedir. Çanakkale’de dökülen kanlara kıyılan canlara ihanet edilmiştir. Maalesef ve maalesef Çanakkale geçilmiştir! Son olarak Çanakkale Şehitleri’ne sesleniyoruz! Ey Şehit! Sen üzerine düşen vazifeyi yaptın ve Allah’ın Kelimesi’ni yüceltmek için canını verdin. Senden sonra Allah’ın Kelimesi’ni hiçe sayanlar işbaşı yaptı ve senin döktüğün kana ihtiram göstermedi. Sen Hilâfet için göğsünü siper ettin, onlar Hilâfeti yıkarak sana ihanet etti. Ancak rahat uyu, hüzünlenme! Neslin devam ediyor ve neslinden Hilâfet’i tekrar ikame etmek, İslâmî hayatı yeniden başlatmak için çalışan nice yiğitler, gecesini gündüzüne katmaktadır ve Allah’ın izniyle zafer yakındır! Ey şehit! Hüzünlenme! Mahzun olma! Çanakkale geçilse de, Çanakkale Şehitleri’ndeki ruh asla geçilemeyecektir! Köklü Değişim Dergisi, Nisan, Sayı 31 |