Son günlerde İsrail’in Lübnan saldırısı Lübnan meselesini gündeme taşımıştır. Aslında Lübnan meselesi Ortadoğu meselelerinden bir meseledir. İsrail ile Lübnan meselesinin başlangıcı 14 Mart 1978: İsrail Güney Lübnan’ı işgali ile başlar.
Daha sonra Camp David (17 Eylül 1978: Mısır, İsrail ve ABD arasında Camp David Anlaşması imzalandı.)1 antlaşması devreye girer. ABD bu antlaşma ile Filistin ve Suriye meselesini tek bir mesele olarak ele almayı planlar ve bunun alt yapısını oluşturmaya başlar. Carter’dan sonra Ronald Regan’da iktidara geldikten sonra aynı politikayı izlerler. Bush (baba Bush veya 1. Bush) iktidara geldiğinde Suriye’nin de içerisinde bulunduğu Filistin meselesini çözmek için kafa yorar.
241 Amerikan deniz piyadesinin öldürülmesiyle ABD apar topar Lübnan’ı terk etmişti. 1976’da ise Suriye Lübnan’a çağırıldı. Belki ironik gelecek ama Suriye’yi Lübnan’daki iç savaşta “barış gücü” olarak çağıran ve baskı yapan ABD idi. Suriye Lübnan’da görece istikrar sağladı 1976‘da Suriye on binlerce askeri ile Lübnan’ı işgal etti. Yine İran da 1980’lerde binlerce eğitilmiş pasdaranı Lübnan’a yerleştirerek Hizbullah’ı kurdurttu ve böylelikle o da Lübnan’ın bir bölümünü denetimine alarak, Lübnan’da söz sahibi oldu. Ülkenin güneyi ise zaten İsrail’in işgali altındaydı. Taif antlaşması gereğince ABD Suriye’ye yeşil ışık yakmış ve böylece Lübnan Suriye’ye bağlanmış oldu. Ayrıca Taif Anlaşması Suriye’ye Lübnan’da iç güvenliği sağlama yetkisi verdi. Arap Birliği de bunu onayladı. Suriye’nin bu anlaşmanın imzalanmasından önce Lübnan’da 40 bin civarında askeri vardı. Bunlar Lübnan’da kalacak, kurumların oluşturulmasını ve barışı sağladıktan sonra 1992’de ülkeyi terk edeceklerdi. Ama Suriye, Lübnan ordusunun ve kurumlarının ülkenin yönetimini devralmaya hazır olmadığını öne sürerek çekilmedi. Amerikanın hedefi Lübnan üzerinde hakim olan İngiltere ve Fransa’nın egemenliğini kırmak, Filistin meselesini Suriye meselesi ile birleştirmek ve meseleyi çözerek Avrupa’nın dışlanmasını sağlamaktı. Aslında Filistin meselesi daha çok Ürdün’le bağlantılı gözüküyordu. ABD Ürdün’ün İngilizlerin kalesi olduğunu biliyor, Filistin meselesinin Ürdün’ün elinden alınması ile İngiltere’nin önünü kesme hesapları peşindeydi. Bundan dolayı Suriye’nin Lübnan’da kalmasına göz yummaktaydı. Ekim 1991’de ABD’nin baskısıyla Madrid Konferansı başladı. ABD bu konferansta FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ve İsrail’i buluşturdu. Buna karşılık Avrupalılar Oslo antlaşmasını düzenlediler. Norveç'in başkenti Oslo'da yürütülen gizli müzakerelerin ardından 13 Eylül 1993'te ilk Filistin-İsrail Barış Antlaşması imzalandı. Anlaşma Arafat'ın 27 yıl süren sürgün hayatına da son verecek olan süreci başlattı. Arafat, 1 Temmuz 1994'te Filistin Ulusal Yönetimi'nin başkanlığını üstlenmek üzere Gazze'ye döndü. (2)Amerika bu antlaşmayı boşa çıkartmak için Vadi Araba (3) konferansını düzenledi. Ürdün ve Yahudiler Vadi Araba’da barış antlaşmasını imzaladılar. Buradaki antlaşmaya göre Filistinliler ‘belediye yetkisi’ kadar yetkisi bulunmayan göstermelik bir devlet kuracaklardı. Yetkileri olmayan, tümü ile İsrail’in denetiminde olacak böylesi bir devlete dahi Yahudiler tahammül edemeyeceklerini her fırsatta dile getirdiler. Oslo antlaşması gereğince yanı başında bağımsız bir Filistin devletine asla müsaade etmeyeceğini ortaya koydu. Baba Bush’tan sonra iktidara gelen Bill Clinton yönetimde bulunduğu esnada Filistin konusunda çok ciddi antlaşmaların gerçekleşmesini sağladı. Ocak 1994’te İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün ve FKÖ arasındaki ikili görüşmeler Washington'da başladı. İsrail Başbakanı İzak Rabin görüşmelerde, Şam ile barış anlaşması imzalanmadan, İsrail'in Golan tepelerinden çekilmesi konusunda referandum yapılmayacağını söyledi. Bu antlaşmaya göre Suriye ön plana çıkartılıyor ve zafer kazanmış havası estiriliyordu.
Rabin, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ile "Dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir koşul öne sürmeden" görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. Sonrası malum; Rabin, Aralık 1995'te suikasta kurban gitti, 1996'da Golan'dan tümüyle çekilmeyi reddeden Netanyahu hükümeti kuruldu ve "Rabin depoziti" diye adlandırılan bu gizli belge de kasada kaldı. Ta ki, İsrail Başbakanı Ehud Barak, bu yılın 27 Şubat'ında, Rabin'in ABD aracılığıyla Esad'a verdiği garantiyi de, belgeyi de resmen doğrulayıncaya dek. ABD her ne kadar İsrail-Suriye meselesinde Golan tepelerine yoğunlaşmış olsa da Filistin meselesini Suriye meselesinden ayrı düşünmemekteydi. Fakat Filistin konusunda yanılgıya düşmüştü. Clinton yönetiminde, Filistinlilerin başkenti olarak Kudüs gösterilmişti. Kudüs’ün yönetimi Filistinlilerde olacaktı. Askeri ve emniyeti ise İsrail’e bırakılıyordu. Fakat Clinton’un bu çabasını İsrail boşa çıkardı. Çünkü İsrail yanı başında bir Arap yönetimine asla razı değildi.
Kaynaklar: 1- http://www.vahdet.com.tr/filistin/kitap3/nfd009.html 2- http://www.batitrakya-atilim.com/html/arafat.html 3- http://www.hilafet.com/dergi/H100-109/H109/05-systahlil.htm İSRAİL, LÜBNAN VE ORTADOĞU MESELESİNE BİR BAKIŞ -2 [-3] |