Başörtüsü
Meselesi, İslâmî Bir Meseledir ve
Yalnızca İslâmî Devlet Yoluyla Çözülmelidir
Başbakan Erdoğan, 14 Ocak'ta meşum bir münâsebetle bulunduğu
İspanya'da Avrupalı gazeteciler ile yaptığı toplantıda soruları
yanıtladı. Sözlerinden en çok yankı bulanı ve halen tartışılmakta
olanı, Türkiye'de uygulanan başörtüsü yasağı hakkındaki sözleri idi.
Erdoğan şöyle diyordu: "Siyasi simge olarak türban takmak suç
mu? Simgelere, sembollere bir yasak getirebilir misiniz? ... Ama
ülkemizde ne yazık ki böyle bir sorun şu anda var. Üniversitelerde
böyle bir sorun söz konusu. Bunu bu düzenleme ile aşmak öyle
zannediyorum ki özellikle özgürlükler noktasında, eğitim özgürlüğü
noktasında bir sıkıntıyı aşmaya da vesile olacaktır." 16
Ocak'ta İspanya dönüşünde havaalanında düzenlediği basın
toplantısında ise şöyle diyordu: "Türkiye hâlâ bu sorunu
çözemiyorsa, bu özgürlükler noktasında ciddi sıkıntıdır. Bunu
beraber aşarız. Yeni anayasayı beklemeye de gerek yok... Bunun
çözümü çok kolay. Otururuz beraberce mutabık kaldığımız bir cümleyle
bu çözülür." Bu açıklamalar ile birlikte hararetli bir tartışma
hızla gündemin ilk sıralarına yükseldi. MHP, Anayasanın 10.
maddesinde değişiklik öngören bir anayasa değişikliği hazırlayıp
bununla sorunun çözüleceğini iddia etti. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı ve Danıştay başta olmak üzere, bazı devlet kurumlarından
sert açıklamalar, tehditler ve rejim uyarıları geldi. CHP, bu
meseleyi rejimin bekâsı ile ilişkilendirip ağır eleştirilerde
bulundu... Başta Erdoğan olmak üzere, hükümet yetkilileri, bir
yandan bu eleştirilere cevap yetiştirmekle uğraşırlarken, öte yandan
yetersiz buldukları MHP'nin teklifine alternatif olarak, Anayasa'nın
10, 13 ve 42. maddelerinde değişiklik öngören bir anayasa değişiklik
paketinin çalışmalarına başladı. 24.01.2007 itibariyle de MHP ve AKP
arasında konu ile ilgili görüşmelere başlandı ve prensipte
mutâbakata varıldı.
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilâyeti,
bu tartışmalar hakkındaki görüşlerini aşağıdaki şekilde beyân eder:
1. Başörtüsü, eşarp, tülbent, türban, hicâb,
hımar yada başka her ne denirse densin, Allah [Subhânehu ve
Te'alâ] -korunması gereken ırzlarımız olan- Müslüman hanımlara,
genel hayatlarında, belirlediği ölçüler doğrultusunda başlarını
örtmelerini ve kezâ teberrücten sakınmalarını farz kılmıştır.
Eğitim, çalışma yada başka hiçbir gerekçe, bu farzın geçerliliğini
ortadan kaldırmaz. Hiçbir Müslüman hanım, eğitim için, çalışmak
için, âdetler ve gelenekler için, aile baskısı için yada başka
herhangi bir şey için kısmen yada tamamen başörtüsünü açamaz. Bunlar
mutlak olarak haramdır. Şer'î kâide gereği, ibâdetler, yiyecekler ve
giyecekler hakkındaki hükümler illetlendirilemez. Aksi takdirde baş
örtüsü, iffet veya benzeri bir husus ile illetlendirilerek, şer'î
olmasa da herhangi bir örtünme biçiminin yada örtünmemenin meşru
olduğu iddia edilir ki bu, kesinlikle câiz değildir.
2. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, başörtüsünün
İslâm'ın farzlarından olduğunu açıklamasını takdirle karşılıyoruz.
Ne var ki başörtüsüne kamusal alanlarda izin verilip verilmeyeceği
konusunda yetkisiz olduğu gerekçesiyle suskun kalmasını ve bu kararı
devletin diğer mercilerine havale etmesini esefle karşılıyoruz.
Bilakis Allah'ın emrettiği bir farzın, herhangi bir zamanda, mekânda
ve koşulda engellenemeyeceğini açıkça ve cesurca açıklamasını
beklerdik.
3. Yargıtay, Danıştay ve diğer bazı devlet
kurumları ile birlikte CHP, DSP gibi laik partiler ve diğer bazı
medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının, başörtüsünü rejim
meselesi haline getirmeleri ve çatışmaya kapı aralayacak bir fitne
unsuru gibi göstermeleri, örtülü ve tarihsel bir İslâm düşmanlığı
içermektedir. Açık ve kesin gerçek şu ki Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, Laiklik üzerine kuruludur ve İslâm'ı devlet ve toplum
bazında, hatta bazı durumlarda fert bazında dışlamıştır. Osmanlı
Hilâfet Devleti'nin Sömürgeci Batılı devletlerin işgâli altında
olduğu bir sırada, Müslüman halkına rağmen İslâm'a savaş açmak ve
Hilâfet'i yıkmak karşılığında onların himâyesinde ve desteğiyle
devlet içinde devlet kurularak ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkar çıkmaz
da İslâm'ın devletten ve toplumdan uzaklaştırılması için envâ-i
çeşit üsluplara ve araçlara başvurmuştur. Dolayısıyla kısmen örtülü
laik diktatörlüğe dayalı devlet düzeninin bekçilerinden, "irtica",
"siyasal İslâm", "gericilik" ve benzeri ifadelerle bu tür iğneli
açıklamaların gelmesini garipsemiyoruz.
4. Başörtüsü yasağının hukukî dayanakları; özet
olarak Anayasa Mahkemesi'nin bazı Anayasa maddelerine ve bilhassa
Anayasa'nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez
(ne demokrasi ama!) maddelerinden biri olan 2. maddesine atfen
verdiği karar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) kararı ve
Yüksek Öğretim Kurumu'nun tutumlarıdır ki bunlar, yasağın
kaldırılmasını zorlaştıracak yada en azından kaldırılışın gürültülü
olmasına yol açacak hususlardır. [AİHM kararı hakkında, Hizb-ut
Tahrir'in Hollanda'daki Medya Temsilcisi Üstâz Okay Pala'nın
01.01.2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, başörtüsü
mağduru Sayın Leyla Şahin'in Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açtığı
davaya ilişkin kararı hakkında gönderdiği reddiyeye bakılabilir.]
5. Başörtüsü yasağının temel savı "siyâsî simge"
olduğu şeklindeki kabuldür. Bu kabul, üç hususa delâlet eder:
a. Siyâsî simge denilmesi, İslâmî İdeoloji'ye bir
atıftır. Başörtüsü İslâmî bir şiâr olduğu için, yasakçılar nezdinde
başörtüsü İslâm'ın hayata hâkim kılınmasını arzulayan Müslüman
hanımları işâret etmektedir. Dolayısıyla onlar nezdinde sorun
yalnızca başörtüsü değildir, aksine sakal, cübbe, sarık, peçe,
çarşaf, cilbâb gibi İslâmî şiarlar da bu kapsamdadır. Oysa tartışma
yalnızca başörtüsü üzerinden ilerlemektedir. Üstelik başörtüsü
yasağının kaldırılmasından kasıt, genel hayatın tamamında bu yasağın
kaldırılması anlamına gelmemektedir. Yani bu düzenleme yalnızca
üniversitedeki başörtüsü sorununa hastır ve resmî kurumlarda çalışan
Müslüman hanımların yada ilköğretim ve liselerde okuyan kızların
başörtülerini, peçelerini, çarşaflarını, cilbâblarını, ayrıca
Müslüman erkeklerin sakallarını, cübbelerini ve sarıklarını
kapsamamaktadır. Danıştay'ın, resmî görevlerde çalışan Müslüman
hanımların, sokakta bile başörtüsü örtünmelerini yasaklayan kararını
hiç kapsamamaktadır. Yani bu düzenleme, İslâm'ın şiarlarının serbest
bırakılması için değil, bu şiarlardan sadece birinin, politik
maksatlar ve kapitalist ilkeler doğrultusunda serbest bırakılması
içindir ki böylesi bir tavır, kesinlikle İslâm ile bağdaşmaz.
b. Başörtüsünün İslâmî bir şiar olduğu, AKP'nin
de İslâmcı bir parti olduğu, bunun için başörtüsünü serbest bırakmak
istediği yada İslâmî Devlet kurmak gibi gizli bir gündemi bulunduğu,
dolayısıyla "takiyye" yaptığı iddia edilerek, bir kavram kargaşası
çıkarılmakta, mesele aslî mecrasından saptırılmaktadır. Oysa AKP ile
İslâm arasındaki mesâfe, Doğu ile Batı arasındaki mesâfe kadardır.
AKP kendisini muhâfazakâr, demokrat, laik ve özgürlükçü bir parti
olarak tanımlamaktadır ki bunların İslâm ile uzaktan-yakından hiçbir
alâkası yoktur. AKP'yi İslâm ile bir araya getiren noktalar,
üyelerinin ve liderlerinin Müslüman olması, İslâmî bir geçmişlerinin
bulunması ve bazılarının hanımının başörtülü olmasıdır. Bunlar ise
şahsî karakterlerdir ve partinin esâsı ve vasfı üzerinde hiçbir
emâresi yoktur. Sonuncusu İspanya basınında yer aldığı gibi, AKP
yetkilileri sürekli olarak İslâmcı yada dînî bir parti olmadıklarını
üstüne basa basa vurgulamaktadır. Üstelik AKP'nin başörtüsüne
bakışı; Allah'ın bir farzı olması bakımından İslâmî Akîde'ye dayalı
şer'î bir bakış değil, tam aksine haklar ve özgürlükler kapsamında
olması bakımından demokratik, laik, hümanist ve özgürlükçü bir
bakıştır. Bu kapitalist bakıştan başörtüsünü değerlendirmek ise
Müslümana haramdır.
c. Uygulanan yasak, dikkat edilirse İslâm'a hâs
bir yasaktır. Diğer dînlerin yada ideolojilerin şiarları hakkında
böyle bir yasaklama söz konusu değildir. Nitekim Erdoğan da "Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz?" diyerek bu yasağın
sadece İslâm'a has olmaması gerektiğini, haklar ve özgürlükler
açısından savunmaktadır. Bu ise İslâmî bir savunma değildir.
Örneğin, ilköğretim çağındaki Müslüman çocukların Kur'ân-il Kerîm'i
öğrenmeleri yasak iken, misyonerlerin çalışmaları serbesttir. Hatta
bizâtihi AKP, Avrupa Hıristiyan Demokrat Partiler Birliği'ne üyelik
başvurusunda bulunmuş, hiç kimse de çıkıp bunu anayasaya aykırı
bulmamıştır. Siyâsî simgeler Kapitalizm'e, Komünizm'e yahut diğer
küfür fikirlerine ait olunca serbesttir, ancak İslâmî olunca
yasaktır. Hatta siyâsî yapılanmalar için de böyledir. Türkiye
Komünist Partisi yasal bir parti kabul edilirken, İslâmî bir parti
olan Hizb-ut Tahrir yasaktır.
6. AKP'nin başörtüsü konusunu gündeme getirmesi
şâibelidir. Çünkü bizâtihi Başbakan Erdoğan, İspanya dönüşü
düzenlediği basın açıklamasında, bu konunun gündeminde
bulunmadığını, oradaki gazetecilerin bu konu hakkında sormaları
üzerine açıklama yaptığını söyledi. Sonra da hiç gündeminde olmayan
bu konuyu, "Yeni anayasayı beklemeye de gerek yok... Bunun
çözümü çok kolay. Otururuz, beraberce mutâbık kaldığımız bir
cümleyle bu çözülür" diyerek apar topar halletme gayretine
girmiştir. Sormazlar mı, iktidarının üzerinden beş yılı aşkın bir
zaman geçtikten sonra, şimdi mi aklın başına geldi?! Madem bu kadar
kolaydı, bir cümleyle hallediliyordu, önceki dönemde şimdikinden
daha fazla milletvekilin olduğu halde neden halletmiyordun?! Nitekim
28.12.2004'te doğrudan Başbakan Erdoğan'a gönderdiğimiz mektupta
başörtüsü sorununu henüz çözememiş olduğu halde makâmında durmasının
kendisi için büyük bir günah ve ağır bir zillet olduğunu beyân
etmiştik. Kendisi de 2005 yılı Haziran ayında Lübnan ziyâreti
dönüşünde başörtüsü sorununun çözülebileceğinden bahsetmiş, ama
hiçbir somut adım atmamıştı, tam aksine Avrupa Birliği'ne üyeliği
uğrunda zinayı yasaklayan kanunu bile çıkarmaktan vazgeçmişti. Bütün
bunlar demek oluyor ki başörtüsü konusunun ardında başka bir mesele
vardır. Peki bu mesele nedir?
a. Düne kadar yoğun bir şekilde tartışılan yeni
anayasa, AKP ile MHP'nin üzerinde anlaşmaya vardığı anayasa
maddeleri üzerinde de değişiklik yapma imkânı tanıyorken ve zaten
beş yıldan fazladır bekleniyorken, bu acelecilik nedendir? Yoksa
yeni anayasanın kabulü konusunda herhangi bir pürüz mü çıktı ki
başörtüsü meselesi ile örtülmek isteniyor?
b. Önümüzdeki yıl yapılacak yerel seçimler
öncesinde bu konu gündeme getirilerek oy oranları artırılmak mı
isteniyor, yoksa yasağın kaldırılması halinde yerel seçimler öne mi
alınmak isteniyor?
c. İngilizci Laikler ile Amerikancı Laikler
arasında süregelen çekişme ve rekâbet, bu sorun üzerinden kanalize
edilmek yada bir pazarlık konusu haline getirilmek yada bir koz
olarak kullanılmak mı isteniyor?
d. Son dönemde artan bir şekilde gündemi işgâl
eden terör eylemleri, sınır ötesi harekât haberleri ve global
ekonomik sarsıntının etkileri gibi olumsuz faktörler azaltılmak mı
isteniyor? Yoksa gündem başörtüsü meselesi ile bu kadar meşgul iken
kamuoyundan gizlenmek istenen birtakım icraatlar mı yürütülüyor?
7. MHP'nin çıkışı ise politik bir rant
kavgasından ve pastadan pay kapma arayışından başka bir şey
değildir. Çünkü MHP, AKP'nin öyle veya böyle başörtüsü meselesini
çözmek zorunda kalacağını, taban kaybetmemek yada diğer politik
çıkarları için bu hususta ısrar edeceğini bilmektedir. Bunun için
Erdoğan henüz İspanya'da iken MHP anayasa değişiklik teklifinin
hazırlıklarına başlamıştır. Erdoğan gelir gelmez önerisini
paylaşarak hem bir öncülük rolü kapmaya çalışmış, hem de sorunu
muallakta bırakacak bir çözüm ile sınırlandırmak istemiştir. AKP
kendi değişiklik önerisini hazırlayınca da onunla mutâbakata
varmıştır. Çünkü MHP şunu biliyordu: eğer AKP bu sorunu çözerse,
AKP'nin popülaritesi artarken MHP'ninki düşecek; eğer AKP çözemezse
genel seçimler öncesinde olduğu gibi yine mağduriyet rolünü oynayıp
kendisini haklı gösterecektir. İşte MHP, hem çözümü sınırlandırmak,
hem de AKP'nin kozunu kullanma çerçevesini daraltmak üzere onunla
masaya oturmuştur. Zaten aynen AKP gibi MHP de fırsatçıdır ve İslâmî
şiarların, Laikliğin zulmünden kurtarılması derdinde değildir.
Ey Müslümanlar!
Başörtüsü, Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın
emri ve Müslüman hanımın baş tâcıdır. Hiçbir yasak, bu farzın yerine
getirilmesine engel olamaz. Bunun için Müslüman hanımların, ister
eğitim görmek, ister çalışmak, isterse başka bir maksatla olsun,
başörtülerinden vazgeçmeleri câiz değildir.
Başörtüsü meselesi, İslâm'ın bütününden bir cüz'î
mesele olsa da, kâfirlerin ve âvânelerinin ona düşmanlığı kadîm ve
meşhurdur. Medîne'deki kâfirlerin saldırısından başlayıp Bizans
dönemindeki zulümlere, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan Yahudi
varlığındaki eziyetlere, 1960'lı yıllarda Türkiye'de bâriz bir
biçimde gündeme gelmesinden, Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da,
Hollanda'da, Belçika'da, Almanya'da... Azerbaycan'da, Tunus'ta,
Tacikistan'da, Çeçenistan'da, Balkanlar'da ve daha birçok beldeye
kadar pek çok zamanda ve mekânda nefretle karşılanan başörtüsü
meselesi İslâm'a düşmanlığın dışa vurulduğu meselelerden biri
olmuştur.
Hükümet, beş yıllık iktidarı boyunca başörtüsü
sorununu çözeceğini tekrarlayıp durmuştur. Hükümet başörtüsünü neden
halletmek istemektedir? İslam'ın emri olduğu için mi, Müslüman
kızların eğitim haklarını ve özgürlüklerini savunduğu için mi, yoksa
başka bir sebeple mi? İslam'ın emri için olmadığı kesindir. Aksi
takdirde bugün Müslüman gençleri tutuklamaz, İslam düşmanı Kâfirler
ile sarmaş-dolaş olmazdı. Eğitim hakkı ve özgürlük de bunun sebebi
değildir. Çünkü haklar ve özgürlükler, İslam ile ilgili olunca veya
mazlumlara ilişkin olunca geçersiz olmaktadır. Üstelik AKP
Hükümeti'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gönderdiği resmî
avukatlar, başörtüsü aleyhine savunma yaparak mahkemenin başörtüsü
yasağını onaylayan bir karar almasına imkân sağlamışlardır. O
nedenle AKP Hükümeti; başörtüsü meselesini, "oligarşik bürokrasi"
olarak tanımladığı derin devlet uzantılarıyla arasındaki çekişmede
ve halk arasındaki popülaritesi uğrunda bir koz ve araç olarak
kullanıp utanç verici bir yüzsüzlük ile istismar etmektedir. Nitekim
bu çekişmenin sonuçlanması, Amerikan Kâfiri'nin Türkiye
stratejisinin omurlarından biridir ve AKP Hükümeti bu uğurda kendini
paralamaktadır. Ne İslam için ne ülke için ne de halkı için değil!
Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] bir sahâbesi ile
sohbetinde böylesi yöneticileri ne kadar da veciz ifade etmiştir:
أعاذك الله من إمارة السفهاء، قال: وما إمارة
السفهاء؟ قال: أمراء يكونون بعدي لا يقتدون بهدي ولا يستنون بسنتي فمن
صدّقهم بكذبهم وأعانهم على ظلمهم، فأولئك ليسوا مني ولست منهم، ولا
يردون عليّ حوضي، ومن لم يصدّقهم بكذبهم، ولم يعنهم على ظلمهم فأولئك
مني وأنا منهم، وسيردوا عليّ حوضي "Allah seni
sefihlerin yönetiminden korusun." Dedi ki: "Sefihlerin
yönetimi de nedir?" Dedi ki: "Benden sonra
yöneticiler olur. Onlar Hidâyetime uymazlar ve Sünnetimi de tâkip
etmezler. Her kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerinde
onlara yardım ederse, işte onlar Benden değildir ve Ben de onlardan
değilim! Onlar (Cennetteki) Havzıma gelemezler. Her kim de onların
yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine de yardım etmezse, işte onlar
Bendendir ve Ben de onlardanım! Havzıma gelecek olanlar işte
bunlardır."
Müslümanlara gelince; başörtüsü demokratik bir
hak veya bir özgürlük değildir. Bilakis Allah'a kulluğun bir
gereğidir. Kulluk ise özgürlük de değildir, hak da değildir. Bilakis
emirdir. Her şart ve her ortamda mutlaka yerine getirilmelidir.
Başörtüsü, Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın Müslüman
hanımlara emrettiği bir emir ve farziyet olmasının yanısıra, İslâmî
Ümmet'in de nâmusudur. Hatırlanmalıdır ki Medîne'de Yahudilerden
biri Müslüman bir hanımın başörtüsünü açınca oradaki bir Müslüman
hemen o yahudiyi öldürdü. Onlar da o Müslümanı katlettiler. Bu olay
üzerine Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] Yahudilere
savaş açtı. Başörtüsünün İslâm'daki anlamı ve Müslümanların ona
verdiği değer işte budur!
Bununla birlikte bu yasak ne kadar haram ve şerir
ise, bu yasağın demokratik haklar ve özgürlükler esâsına dayalı
çözümü de o kadar haram ve şerirdir. Müslümanın her ameli, İslâmî
Akîde'ye binâen olmalıdır. Bunun için Müslümanların ve İslâmî
duyarlılığı bulunan kesimlerin, demokratik haklar, özgürlükler ve
benzeri küfür şiarlarına dayalı olarak başörtüsü yasağının
kaldırılmasını istemeleri, buna destek vermeleri yada alkışlamaları
doğru değildir. Kezâ meseleyi yalnızca üniversitelerdeki başörtüsü
sorunu ile sınırlandırıp ilköğretimde, liselerde, resmî kurumlarda,
askerî kışlalarda süregelen yasağı görmezden gelmeleri de doğru
değildir. Kezâ meseleyi, sırf başörtüsü ile sınırlandırıp Kur'ân-il
Kerîm öğretimi ve kursları, sakal, peçe, çarşaf, cilbâb ve benzeri
İslâmî şiarlarda süregelen yasağı görmezden gelmeleri de doğru
değildir. Kezâ meseleyi, sadece bu İslâmî şiarlar ile sınırlandırıp
İslâmî hükümlerin fert, toplum ve devlet bazında bir bütün olarak
uygulanmasında süregelen yasağı görmezden gelmeleri de doğru
değildir.
Ey Müslümanlar!
İbâdetleriyle, muâmelâtıyla, ukûbatıyla,
ahlâkıyla, ahvâl-i şahsiyesi ile, Cihâd'ı ile, Hilâfet'i ile,
istisnâsız tüm hükümleriyle bir bütün olarak İslâm'ın uygulanmasına,
korunmasına ve yayılmasına hırs göstermek ve bu çalışmayı,
Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in gösterdiği gibi
fikrî çatışma ve siyâsî mücâdele yoluyla İslâmî siyâsî ideolojik bir
kitleleşme dâhilinde sürdürüp İslâmî hayatın yeniden başlatılması
için Nübüvvet Minhâcı üzere İkinci Râşidî Hilâfet Devleti'ni
kurmak hedefine götürmek de hepinize farzdır. İşte bunun için
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilâyeti, sürekli ve
ısrarlı bir biçimde sizleri kendisiyle birlikte çalışmaya
çağırmaktadır. Artık hak ve hakîkat kendisine apaçık beyân
edildikten sonra, dileyen icâbet etsin, dileyen yüz çevirsin! Hesap
görücü olarak Allah yeter.
إِنَّ هَذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء
اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلاً "Muhakkak ki bu
bir öğüttür, artık dileyen Rabbine bir yol tutsun."
[el-İnsân 29]