Seçimler
Kanunu Tasarısı, İslâm Esâsına Dayanmamaktadır
Anayasa komisyonu tarafından, seçim kanununa
ilişkin anlaşmazlık noktalarındaki tutumlarını netleştirmeleri için
tüm politik güçlere verilen süre bugün doldu. Peki, bu tasarı nedir?
Hangi esâsa dayanmaktadır? Buna ilişkin İslâmî hüküm nedir? Tüm
bunları açıklamamız kaçınılmazdır ki herkes hakkı bâtıldan ayırt
etsin.
Birincisi: Seçimler kanunu tasarısının
üzerine binâ edildiği esâs,
-tasarının 1. maddesine göre- 2005 yılı
geçiş anayasasıdır. Bilindiği gibi bu anayasa, İslâm esâsına
dayanmamakta ve yasama hakkını, Vatanî Meclis’te, il meclislerinde
ve il yasama meclislerinde çoğunluğa sahip olan beşere vermektedir.
Ayrıca bu anayasa, Güney Sudan’ın ayrılmasını tesis etmekte ve diğer
vilâyetlerin ayrılmasına da zemin teşkil etmektedir.
İkincisi: Gerek bu kanun, gerekse partiler
kanunu, -geçiş anayasasında olduğu gibi- Güney Sudan’ın kuzeyden
ayrılmasına odaklanırken; kanunun tüm fıkralarında bu hususa
değindiğinde güneyi sanki özerk bir varlıkmış gibi ele alınmaktadır.
Üçüncüsü: Bu kanun, cumhurbaşkanlığı, il
vâliliği, vatanî yada il yasama meclislerine adaylık şartları
kapsamında sıklıkla “Sudanlılar” ifadesine vurgu yapmaktadır…
Seçim; belirli işleri yapmak üzere bir şahsı veya
şahısları seçme üslubu olması bakımından, belirlenen işin şer’ân
câiz olması şartıyla, şer’ân câizdir.
Bu kanun ise şer’î olmayan bir iş için
kullanılmaktadır ki bu, Cumhurbaşkanlığı seçimidir. İslâm’da ise
cumhurbaşkanlığı yoktur, tam aksine Müslümanlar için Hilâfet vardır.
Rasûl [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur:
وَإنّهُ لاَ نَبِيّ بَعْدِي. وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ ...
“Artık
Benden sonra Nebî yoktur. Halîfeler olacak da çoğalacaklardır…”
Ayrıca bu kanun, Allah’ın dışında yasama yapacak yasama kurulunun
seçimi için de kullanılacaktır. Oysa İslâm’da yasama hakkı, yalnız
Allah’a aittir, beşere ait değildir. Allah Azze ve Celle şöyle
buyurmuştur: إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ
إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ
النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
“Muhakkak ki hüküm ancak Allah’a aittir.
O size Kendisinden başkasına asla kulluk etmemenizi emretmiştir.
İşte dosdoğru dîn budur, velâkin insanların çoğu bilmezler.”
[Yûsuf 40] Ve şöyle buyurmuştur: وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا
أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
“Her kim Allah’ın
indirdikleri ile yönetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
[el-Mâ’ide 44] Dahası Güney Sudan’ın kuzeyden ayrılması da haramdır,
Rasûl [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’in şu kavlinden dolayı
câiz değildir: مَنْ أَتَاكُمْ، وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ، عَلَىَ
رَجُلٍ وَاحِدٍ، يُرِيدُ أَنْ يَشُقّ عَصَاكُمْ، أَوْ يُفَرّقَ
جَمَاعَتَكُمْ، فَاقْتُلُوهُ
“İşleriniz
(yönetiminiz) bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de
asânızı parçalamak veya cemaatinizi (bütünlüğünüzü) bölmek isterse
onu hemen öldürün.”
“Sudanlılar” meselesine ve bunun şart koşulmasına
gelince; bu bâtıl bir şarttır ve Sömürgeci Kâfirin türettiği,
ajanlarının ardı sıra koruduğu vatancılık esâsı üzerine
Müslümanların parçalanmışlığını pekiştirmektir. Oysa asıl olan;
ülkeleri ve beldeleri birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa
olsunlar, Müslümanların kardeş olmasıdır. Allahu Subhânehû ve Te’alâ
şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Mü’minler
ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]
İlâveten bu kanun, -daha önce belirttiğimiz
gibi-, İslâm esâsı üzerine değil, aksine Nifâşa Antlaşması esâsı
üzerine inşâ edilmiştir. Oysa Allah [Subhânehu ve Te’alâ]
şöyle buyurmuştur: أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ
اللّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىَ شَفَا
جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللّهُ لاَ
يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“Binâsını Allah korkusu ve
rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binâsını
yıkılacak bir uçurumun kenarına kurup onunla beraber kendisi de
çöküp Cehennem ateşine giden kimse mi? Şüphesiz ki Allah zâlimler
topluluğunu hidâyete erdirmez.” [et-Tevbe 109]
Bütün bunlardan açığa çıkmaktadır ki bu kanun
şer’ân bâtıldır:
Siyâsî partiler, toplum içerisindeki etkin güçler, daha da ötesi
bu beldedeki tüm Müslümanlar, bu tasarıyı ve üzerine kurulu olduğu
esâsı reddetmeli ve herkes, Nebî [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’in
müjdelediği Hilâfet’i kurmaya çalışarak İslâm esâsı ve ahkâmı
üzerine bir devletin ve toplumun inşâsı için çalışmalıdır ki hem
üstünlüğümüzün, hem Rabbimizin rızâsını kazanmamızın, hem de
düşmanlarımıza galebe çalmamızın tek yolu budur. Allahu Te’alâ şöyle
buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ
وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ
اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ
تُحْشَرُونَ
“Ey imân edenler! Allah ve Rasûlü sizi, size hayat
verene çağırdığında icâbet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi
arasına girer ve siz muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”
[el-Enfâl 24]
