Milletin Vekillerini,
Sorumluluklarını Yerine Getirip Sayın Yılmaz Çelik ve Diğer Hizb-ut
Tahrir Şebâbının Serbest Bırakılması İçin Çaba Harcamaya Çağırıyoruz
H. 23 Zilhicce 1428
M. 01 Ocak 2008
Sayın Milletvekilleri,
es-Selâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,
Bildiğiniz gibi, Hizb-ut Tahrir’in Türkiye
Vilâyeti’ndeki Resmî Sözcüsü Sayın Yılmaz Çelik yaklaşık bir ay
önce Adana’da, beraberindeki mü’minler ile birlikte tutuklanarak
cezaevine gönderildi. Böylece hukuk dışı bir biçimde aynı suçlamadan
hakkında açılan dava sayısı beşe yükseldi.
Hizb-ut Tahrir, ideolojik siyâsî bir partidir
ve ideoloji olarak İslam’ı benimsemiştir. Siyâsî bir parti olması
itibariyle yaptığı tüm çalışmaları da siyâsî çalışmalardır. Siyâset,
aynı kaynaktan beslenen fikirler ile insanların hayata ilişkin
işlerini yürütmek ve hayatta karşılaştıkları sorunları çözmektir.
Dolayısıyla insanların işleri kapitalist fikirler ile yürütülür,
sorunları da kapitalist çözümler ile çözülürse, kapitalist bir
siyâset yapılmış olur. Hizb-ut Tahrir ise insanların
işlerinin İslâmî fikirler ile yürütülmesi, sorunlarının da İslâmî
çözümler ile çözülmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu bakımdan Hizb-ut
Tahrir’in tüm işleri siyâsî işlerdir. Anahtar konu, insanların
işlerinin yürütülmesi ve sorunlarının çözülmesi olduğuna göre, bu
bağlamda şiddetin hiçbir rolü olamaz. Çünkü siyâsî işler şiddet ile
yürütülmez. Sadece fikirler ve çözümler ile yürütülür. Dolayısıyla
Hizb-ut Tahrir esaslarında, hedefinde ve metodunda fikrî,
siyâsî, aklî ve şer’î açıdan kesinlikle şiddeti benimsemez. Bu
nedenle “terörist örgüt” ve “terör ile ilişkili” olmak gibi ithamlar
ile hiçbir şekilde suçlanamaz. Nitekim kurulduğu 1953 yılından beri
hiçbir şiddet eylemine başvurmamış ve masum insanlara yönelik hiçbir
terör eylemini tasvip etmemiştir.
Dolayısıyla Sayın Yılmaz Çelik ile
beraberindekilerin, terör suçlaması ile yargılanması ve hakkında
bunca dâvâ açılarak zindanlara atılması, keyfî ve hukuksuz bir
uygulamadır. Bu yalnızca kendisine has bir uygulama da değildir. Şu
anda Hizb’in çok sayıda şebâbı; sırf [ربنا الله] “Rabbimiz
Allah’tır” dedikleri, İslâmî Dâvet’i taşıdıkları, fikrî ve
siyâsî bir çalışma yürüttükleri, Allah’ın indirdikleri ile yönetecek
bir İslâmî Devlet kurmak için uğraştıkları gerekçesiyle, emniyet
birimlerinin, istihbârat teşkilâtlarının ve yargı organlarının
keyfî, hukuksuz, insafsız ve mesnetsiz uygulamalarına mâruz
kalmaktadırlar. Örneğin, emniyet birimleri, diledikleri zaman
Hizb’in şebâbından yolda gördükleri birini hiçbir yasal, resmî ve
hukukî prosedür olmadan alıp götürebilmektedir, yasalara aykırı
biçimde evlerini basıp mahremiyetlerini çiğneyebilmektedir. Benzer
şekilde bazı istihbarat birimleri, ıssız yerlere götürüp tehdit
edebilmektedir. Savcılar, düzmece istihbârat raporlarına dayanarak
hiçbir delil göstermeden suçlamalar yağdırabilmekte, aynı “suç”
sebebiyle birden fazla dâvâ açabilmektedir. Yargıçlar, avukatların
savunmalarından, sanıkların ifadelerinden ve adâlet ölçülerinden
ziyâde, önceden hazırlanmış raporlara itibar ederek ve siyâsî
kesimlerin beklentilerini karşılamaya yeltenerek hükümler vermekte,
hatta kendi verdikleri önceki kararları dahi unutabilmektedir.
Yargıtay, hukuk dışı bir biçimde aynı suçlamadan dolayı açılmış
dâvâları keyfî olarak birleştirmemekte, her dâvânın hükmünü ayrı
ayrı kabul edebilmekte, 2003 yılında çıkan Avrupa Birliği Uyum
Paketi ile değişen terör tanımına göre verilen beraat kararlarına
rağmen, yine de Hizb-ut Tahrir hakkındaki dâvâları terör
kapsamında değerlendirip onaylayabilmektedir.
Açıkçası Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Dışişleri
Bakanı iken söylediği ve Cumhurbaşkanı olduktan sonra da yinelediği
“Türkiye’de hiçbir düşünce suçlusu yoktur” sözü artık
geçerliliğini yitirmiştir. Gerçi bu sözler söylenirken de Hizb’in
şebâbı cezaevlerinde idi. Fakat şu anda azalmak yerine artmaktadır.
Hizb’i gayet yakından tanıyan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e,
hiçbir zamanda, mekanda ve biçimde şiddete bulaşmamış Hizb-ut
Tahrir şebâbının, düşünce suçluları olarak cezaevlerinde bulunup
bulunmadıklarını sormanız halinde ve Yargıtay’dan bu dâvâ
süreçlerinin nasıl işlediğini öğrenmeniz halinde, bu çıplak hakikati
kendi gözleriniz ile görebileceksiniz. Yine 2 Eylül 2005 günü, Sayın
Yılmaz Çelik’in Müslümanların geneline ve özel olarak Hilâfet’i
kurmaya muktedir güç sahiplerine hitap ettiği Fatih Camii’nde
Hizb-ut Tahrir tarafından düzenlenen organizasyon sonrasında
siyâsî, askerî, güvenlik ve hukuk otoritelerinin neler yaptıklarını
hatırlamanız halinde, Hizb-ut Tahrir’e karşı yürütülen
bilinçli, kasıtlı ve programlı saldırı kampanyasını daha yakından
anlayabileceksiniz.
Üstelik Hizb-ut Tahrir, küresel bir siyâsî
partidir. Belirli bir ülkenin, bölgenin yada ırkın partisi değildir.
Onun için Hizb-ut Tahrir hakkındaki değerlendirmeler, küresel
açıdan yapılmalıdır. Her ne kadar muteber bir ölçü olmasa da, dünya
çapında kabul gören kimi devletler tarafından hazırlanan terörist
örgütler listelerinin hiçbirinde Hizb-ut Tahrir’in
bulunmadığı görülebilir. Yine dünya çapında muteber araştırma
kuruluşlarının raporlarında, Hizb-ut Tahrir’in şiddet ile
hiçbir alâkası bulunmadığının ve kesinlikle bir terör örgütü olarak
nitelendirilemeyeceğinin teyit edildiği de görülebilir. Örnek
olarak, Yargıtay 9. Ceza Dâiresinin 2003 tarihli, 2003/2291 sayılı
kararını hatırlatıyoruz: “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bilgi
yazılarından, mahkememize intikal eden olaylardan ve dosya
içeriğinden Hizb-ut Tahrir adındaki yapılanmanın cebir ve şiddet
eylemlerinde bulunduğu, bu yönteme başvurduğu hususu tespit
edilememiştir. Yapılanmanın bu haliyle terör örgütü olarak kabul
edilmesi yeni yasal düzenleme karşısında mümkün görülmemektedir…”
Sayın Milletvekilleri, Seçilme biçiminizi,
varlık nedeninizi ve parti mensubiyetinizi bir yana koyarak,
yalnızca milletin vekilleri olmanız ve dolayısıyla milletin işlerini
yürütmekten, sorunlarını çözmekten, zulümleri engellemekten sorumlu
olmanız itibariyle size bu hitapta bulunmak istedik. İstedik ki
Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın kavline icâbet ederek Allah
için hakkı ve adâleti titizlikle ayakta tutan şahitler olasınız, bu
zulmü, haksızlığı ve keyfî uygulamaları kaldırmak için derhal
harekete geçesiniz: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ
قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ
أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ
فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن
تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ
بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا “Ey îman edenler! Adâleti
titizlikle ayakta tutan ve -kendiniz, ana-babanız ve akrabanız
aleyhinde de olsa- Allah için şâhitlik eden kimseler olun.
(Haklarında şahitlik ettikleriniz) ister zengin olsunlar ister fakir
olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup
adâletten sapmayın! Eğer (şâhitliği) bükerseniz (doğru şahitlik
etmezseniz) yahut şâhitlik etmekten kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.” [en-Nîsâ’ 135] Eğer böyle
yapmaz, sorumluluğunuzu yerine getirmez, bu zulmü ortadan kaldırmak
için çaba harcamazsınız, sorarız: هَاأَنتُمْ هَؤُلاَء جَادَلْتُمْ
عَنْهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَمَن يُجَادِلُ اللّهَ عَنْهُمْ
يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَم مَّن يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً
“Haydi
siz bu dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya Kıyamet
Günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil
olacak?” [en-Nîsa 109]
Muhakkak ki Hizb-ut Tahrir, Allah için
hiçbir kınayıcının kınamasına ve hiçbir zâlimin zulmüne aldırmadan,
Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın emrettiği, Rasulü [SallAllahu
Aleyhi ve Sellem]’in ilerlediği ve ardından gelen sâlih
mü’minlerin izleyegeldiği yol üzerindeki seyrini, Rasulullah [SallAllahu
Aleyhi ve Sellem]’in şu kavli ile örnek gösterdiği gibi kararlı,
azimli ve tavizsizce sürdürecektir: والله يا عم لو وضعوا الشمس في
يميني، والقمر في يساري، على أن أترك هذا الأمر، ما تركته، حتى يظهره
الله أو أهلك دونه
“Vallahi, Ey Amca! Bu işi terk etmeme
karşılık, güneşi sağ elime ve ayı da sol elime koysalar, yine de
vazgeçmem! Tâ ki ya Allah, onu (İslâm’ı) izhâr eder, ya da ben onsuz
helâk olurum.”
Yine Allah’ın vaadi ve Rasulü’nün müjdesi olan
Nübüvvet Minhâcı üzere İkinci Râşidî Devleti, Allah’ın izni ve
yardımı ile kuruluncaya dek, genel olarak İslâmî Ümmet’i, özel
olarak Ümmet içerisindeki güç sahiplerini çağırmayı sürdürecektir: فَسَيُنْغِضُونَ إِلَيْكَ رُؤُوسَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ
عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيبًا
“Bunun üzerine onlar Sana
alaylı bir tarzda başlarını sallayacaklar ve diyecekler ki: “Ne
zamanmış o?” De ki: “Umulur ki çok yakındır.” [el-İsrâ’
51]
Ve’s Selâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh.
