بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمٰـــنِ الرَّحِيـــم
İslâm’ın Suçlanması ve Müslümanların Haksızca
Hapsedilmesi Ancak, Müslümanların Dînleri Üzerindeki Sebatlarını
Artırır
Bugünlerde Hizb-ut Tahrir’in
Danimarka’daki Temsilcisi Fâdî AbdulLatîf, 17.11.2007’de İstinaf
Mahkemesi’nin kendisini çarptırdığı 60 günlük haksız mahkûmiyet
nedeniyle hapishanede ceza çekmektedir. Bu ve diğer haksız
mahkûmiyetlerin hakîkatini, arka plânını ve boyutlarını açıklamak
üzere aşağıdaki hakîkatleri vurguluyoruz:
·
Dalavere ve yalan üzerine
kurulu Danimarka Hükümeti, 2003 yılı Mart ayından bu yana,
Müslümanların beldelerinde bulunan işgâl güçlerinin ayrılmaz bir
parçasıdır. Dolayısıyla Danimarkalı askerler, Irak’ta ve
Afganistan’da sivillerin katledilmesine ve işkence edilmesine
ortaktır. Yoksa Danimarka Hükümeti’nin maktullerin ailelerine
ödediği diyetler neyin nesidir? Yine bir Danimarka televizyonunun
ifşâ ettiği gibi, işkence eylemlerine katılan ve Afgan esirleri
Amerikan işkence hapishanelerine teslim eden Danimarka askerlerin
yargılanması da ancak bu cürümlere bir delildir.
·
Danimarka Hükümeti, Yahudi
varlığının Müslümanlara yönelik katliamlarına büyük oranda
bulaşmıştır. Bu da Yahudi varlığına silahlar ve savaş uçaklarının
yedek parçalarını göndererek ve Yahudi varlığının Filistin’de
çocuklara ve sivillere karşı işlediği katliamlara verdiği dâimî
siyâsî desteği çerçevesinde onlara mazeretler sunarak olmuştur.
Danimarka Başbakanı Rasmussen, 2005 yılı Şubat ayında Århus
Üniversitesi’nde şöyle diyordu: “
İsrail’in bütüncül bir şekilde
Birleşmiş Milletler kararlarına bağlı kalmadığını kabul ediyorum,
ancak İsrail diktatör bir devlet değildir. Açık fark budur. Benzer
şekilde İsrail, kendisini denize dökmek isteyen düşmanlar ile
çevrilidir. Dolayısıyla İsrail’i nefs-i müdâfaaya mecbur hale
getiren özel bir târih bulunduğunu nazar-ı itibara almak zaruridir.”
Yine Yahudi varlığının Lübnan’da işlediği katliamlara bulaşmıştır.
Çünkü Danimarka Dışişleri Bakanlığı, sürekli olarak Yahudi
varlığının nefs-i müdâfaa hakkı bulunduğunu açıklayagelmiştir. Yine
Danimarka Hükümeti, 12.07.2006 tarihinde Güvenlik Konseyi’nde,
Lübnan’a yönelik savaşın durdurulmasına ilişkin karar tasarısı için
çekimser oy kullanmıştır. Yine Danimarka, Müslümanlar ile Yahudi
varlığı arasındaki çatışma meselesini, “anti-semitizm” olarak
değerlendirmektedir.
·
Danimarka Hükümeti, İslâm’a
karşı bir savaşın başını çekmektedir. Nitekim Danimarka Başbakanı
Anders Fogh Rasmussen, İslâm’a ve Kur’ân-il Kerîm’e dil uzatmasına
ve Rasulullah [
SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’i en çirkin
vasıflar ile tanımlamasına bir mükâfat olarak “Özgürlük Ödülü”nü
21.11.2004’te Hollandalı politikacı Ayan Hırsî’ye vermiştir. Yine
Rasul [
SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’e hakâret eden
karikatürler ancak, Danimarka Kültür Bakanı Brian Mikkelsen’in
25.09.2005’te aydınları ve sanatçıları Kur’ân ile ve Rasul-il Kerîm
[
SallAllahu Aleyhi ve Sellem] ile istihzâya teşvik etmesinden
sonra meydana gelmiştir. Ardından Danimarka Başbakanı’nın,
karikatürleri yayınlayan Jyllands-Posten Gazetesi’ni epik savunması
ve buna uyumlu olarak başsavcının, mezkur gazete aleyhinde Şubat
2006’da açılan dâvâyı reddi, sonra da başsavcının, Mart 2006’da
gazetenin kovuşturulmasını reddettiğini teyidi gelmiştir.
Bu esnada Hizb-ut Tahrir / Danimarka,
Danimarka Hükümeti’nin İslâm’a karşı savaşını ve Müslümanların
beldelerini işgâllerindeki skandalları deşifre etmeye başladı.
Bunları da gösteriler, konferanslar ve oturumlar gibi bazı
aktiviteleri ile gözler önüne serdi. Bunun üzerine Danimarka
Devleti, Hizb-ut Tahrir’i Danimarka’da yasaklamaya yönelik
bazı girişimlerde bulundu. Lakin bu girişimler, Danimarka
Anayasası’na göre Hizb’i yasaklama imkânı bulunmadığını teyit eden
başsavcı raporu ile başarısızlığa uğradı. Bunun üzerine Hizb’in
durumu Danimarka Parlamentosu’nda ele alındı. Tartışma, sorunun
çözümü için Hükümet’in sunduğu öneri ekseninde döndü ve bu öneri,
Hizb’in şebâbının yargılanması ve açılan dâvâların artırılması
yoluyla Hizb’in yasaklanmasına zemin hazırlanmasına dayanıyordu.
Böylece Danimarka Hükümeti, hakkında
soruşturma açılan ve kapanmasının üzerinden sekiz ay geçen,
Amerika’nın el-Fellûce’deki katliamına dâir Hizb’in 8 Kasım 2004
tarihinde yayınladığı ve başsavcının Danimarka Hükümeti’ne yönelik
bir tehdit olarak değerlendirdiği beyân hakkındaki dosyayı 2005 yılı
Temmuz ayında yeniden işleme koydu. Bu dosyaya bir de Yahudi’nin
Filistin’de işlediği katliama dâir Hizb-ut Tahrir’in 2001
yılı Mart ve Mayıs aylarında yayınladığı ve başsavcının
Danimarka’daki Yahudiler için tehdit içerikli olarak değerlendirdiği
iki beyân eklendi.
Tüm bunlara binâen, İstinaf
Mahkemesi’nin 17 Ağustos 2006 tarihinde Hizb’in temsilcisini hapis
cezâsına çarptırması gâyet doğal idi. Zîra yargıcın ve başsavcının,
işgâl kuvvetlerini temsil ettikleri açıktı. Üstelik Medya
Temsilcimiz aleyhindeki iddialara yönelik hiçbir delîl
sunulamamıştı. Dolayısıyla bu dâvâ, siyâsî bir dâvâ idi. Bunun
delili, 5 Ağustos 2005’te Adalet Bakanlığı’ndan Kopenhag Polisi’ne
bu konu hakkında gönderilen fakstır ki bu, Müslümanların
beldelerinde kullanılan yöntemin aynısıdır. Oralarda siyâsî
yöneticiler bir karar verirler ve uygun gördükleri bu kararın
alınması için mahkemeye emir verirler.
Gerçek şu ki Cihâd âyetlerinin suç
kabul edilmesi, hukukî bir emsâl teşkil etmektedir ve Müslümanların
evlatları bu esâsa binâen, Kur’ân-il Kerîm âyetlerinin
yargılanmasına binâen yargılanmaktadırlar. Zîra başsavcı, Cihâd’a
ilişkin Kur’ânî âyetlerin delil gösterilmesini hukuken suç olarak
değerlendirmektedir ki bu, Müslümanların İslâm’a dâveti ve Şeriat’ı
tatbîki durdurmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Oysa İslâm
buna, hayatî mesele olarak itibar etmektedir. Bunun bir benzerini,
“Glostrup ve Odense” dâvâlarında da görmekteyiz. Bunlarda açıkça
görülmektedir ki mesele, İslâmî görüşleri benimsemekle alâkalıdır.
Bunun delîli, Glostrup mahkemesi yargıcının, üç sanığın serbest
bırakılmasının, üzerlerine atılı suçun kanıtlanamamasına binâen
olduğuna ilişkin açıklaması ve savunma avukatının Politiken
Gazetesi’ne yaptığı şu açıklamadır: “Müvekkilimin tek suçu,
Müslüman olması ve İslâmî hükümleri öğrenmekle suçlanmasıdır.”
el-Aksâ Hayır Cemiyeti hakkındaki dâvânın da bundan geri kalır yanı
yoktur. Orada da, yargıcın cemiyet yöneticilerini üzerlerine atılı
suçlamalardan aklamasına rağmen Hükümet dâvâyı yeniden başlatmaya
uğraşmıştır. Son olarak görüşlerine terör suçlaması atfedilerek
haksızlıkla mahkûm edilen Kardeş Sa’îd Mansûr’un dâvâsı da pek
farklı değildir. İşte Hizb-ut Tahrir Medya Temsilcisi
hakkında açılan dâvâ da, bu dâvâlardan biridir ve İslâm’a ve
dâvetinin taşınmasına yönelik savaştan bir parçadır.
Şu halde Hizb-ut Tahrir / Danimarka
aşağıdaki hususları vurgular:
- Muhakkak ki İslâm; İslâmî Ümmet’e,
Müslümanların beldelerinin işgâline karşı Cihâd’ı farz kılar, ister
Filistin’de, ister Irak’ta, ister Afganistan’da, isterse
diğerlerinde olsun, fark etmez!
- Müslümanların Yahudi düşmanlığı;
Yahudi inancına sahip olanlara karşı değil, Müslümanların
topraklarını gasp eden, yurtlarından çıkaran ve kendilerine karşı
harp ilan eden Yahudi varlığına karşıdır.
- Dâveti taşıyanların hapsedilmesi;
dînleri üzerindeki sebâtlarından ve çağrıda bulundukları görüşlere
sarılmaktan başka bir şeyi artırmayacaktır. Yine İslâm’a karşı savaş
ve bu cümleden açılan bu zâlimâne dâvâlar, ancak Batılı Hadârat
düşüncesinin iflâsına delildir.
- Allah’ın Şeriatı’nı ikâme etme ve
Müslümanların beldelerinde İslâmî hayatı yeniden başlatma çalışması,
Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın bizlere emrettiği bir
farzdır. Bunu terk etmek de, bunda gevşeklik göstermek de câiz
değildir. Bu, aynen salâhın ve siyâmın farziyeti gibi farzdır.
Bizler, İslâmî Ümmet’in bu ülkede
bulunan ayrılmaz bir parçasıyız ve üzerimizdeki yükümlülüğü asla
unutmuyoruz. Bizim bu ülkedeki yükümlülüğümüz, zayıf taraf olmamak
için, birbirimizle dayanışma içerisinde olmamız ve omuz omuza
durmamızdır. Aksi takdirde bu zaaf, Akîdemize ve dînimizin
hükümlerine bağlılığımızı sarsmak için istismar edilir. O halde
dâveti taşımamızda önümüzü aydınlatan kandil, Rasulümüz [SallAllahu
Aleyhi ve Sellem]’in şu kavli olmalıdır:
والله يا عم لو وضعوا الشمس في يميني،
والقمر في يساري، على أن أترك هذا الأمر، ما تركته، حتى يظهره الله أو
أهلك دونه
“
Vallahi, Ey Amca! Bu işi terk etmeme
karşılık, güneşi sağ elime ve ayı da sol elime koysalar, yine de
vazgeçmem! Tâ ki ya Allah, onu (İslâm’ı) izhâr eder, ya da ben onsuz
helâk olurum.”
Allahu Te’alâ’dan, bizi ve tüm
Müslümanları, dînleri ve dünyaları hakkında Müslümanları emin
kılacak Hilâfet Devleti ile en kısa zamanda nimetlendirmesini
niyâz ediyoruz.
وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى
الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا في الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً
وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ
“Biz istiyorduk ki
mustaz’aflara yeryüzünde lütufta bulunalım, onları liderler yapalım
ve (ülkelere) vâris kılalım.” [el-Kasas 5]