Bir
Yandan Askerî Saldırılar… Öte Yandan Diplomat Saldırılar…
Hedef Aynı: Direnişin Gücünü Bitirmek!
Yahudi varlığının Doğudan, Batıdan, Kuzeyden ve Güneyden Lübnan’a
karşı zâlimce ve düşmanca başlattığı askerî saldırılara, daha az
zararlı olmayan bir başka tür saldırı eşlik etmektedir ki bu, bölge
halkının ve Lübnan evlatlarının, on yıllardır verdikleri maddî
tahribâtı ve mânevi eziyeti asla unutmadığı Batılı devletlerden
gelen heyetlerin ve büyükelçilerin saldırılarıdır. O kadar ki
ülkedeki siyâsî liderlerden biri şöyle demek durumunda kalmıştır: “Âdeta
“devletlerarası” toplum bu saldırıya yeşil ışık yakmaktadır.”
Lübnan halkı ile “dayanışma” için Avrupa’dan gelenlerden biri olan
Fransa Başbakanı De Villepin, “Güç kullanımı mâkul değil”
dedikten sonra şöyle ekliyordu: “Şiddetteki bu yayılım yalnızca,
bölgede istikrarsızlığa sebep olabilecek yıkıcı güçlerin toplandığı
bir zemin olacaktır.” Oysa De Villepin, konuşmasında
Yahudilerden hiç bahsetmiyordu. Bu da dâhilî direnişi sözkonusu
ithamlarının içerisinde gördüğü anlamına gelmektedir. Ama De
Villepin, devletinin başı olan Chirac’ın konuşmasına ilişkin
görüşünden bizi haberdâr etmelidir. Nitekim Chirac, Lübnan’ın
güneyine, -içerisinde “Lübnanlı milisleri” silahsızlandırmaya
yönelik bazı caydırıcı araçlar bulunmasını da arzuladığını ifade
ettiği- devletlerarası bir güç konuşlandırılmasını önermiştir. Peki
bu durumda da De Villepin, “Güç kullanımı mâkul değil”
diyebilecek midir?! Yoksa “Müslümanların kuvvetini yok etmek için
güç kullanımı mâkul ve gereklidir” mi diyecektir?
Ayrıca şuna da şaşırıyoruz: Direnişçilerin “müttefikleri” [Lübnan
Yönetimi] cürümün ve terörün hâmîsi olan Lübnan’daki Amerikan
sefîrini, hem de ülkesinin desteklediği bu plânlı yok etme
kampanyası sırasında nasıl kabul etmişlerdir? Doğrusu diğer
müttefiklerin o eylemin içini boşaltan işlere kalkışmaları,
yahudinin cürümlerini örtenler ile pazarlık yapmayı, anlaşmalar
imzalamayı veya açık oturumlarına katılmayı kabul etmeleri halinde,
herhangi bir direniş eyleminin avantajlarının çoğu heder olacaktır.
Buna karşın bazıları, devletlerarası toplum tilkilerinin, aşağılık
politik amaçlardan uzak, merhametli kalplere sahip olduklarını
düşünürse,
Hata etmiştir, çünkü o bir gün, tilkinin borcu olur zannetmiştir
Hele uzun süren acılı tecrübeden sonra Ümmete düşen; işgâle karşı,
tüm işgâllere karşı koymada savaş dilinden başka tüm dillerden uzak
durmaktır. Cephede duranlara düşen de, üzerlerinde bahis oynayanları
iyice tanımaları ve dirençli sandıkları bu devletlerin [İran ve
Suriye] dillerini yutmuşçasına bakakaldıklarını iyice idrâk
etmeleridir. Çünkü karın doyurmayan içi boş külhanbeyi ağızlarıyla
efelenenler, artık “başkaları” olmuşlar da dostlarını yalnız
bırakmışlardır!!!