15-16 Haziran 2006’da Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği Devlet ve
Hükümet Başkanları Zirvesi’nden önce Lüksemburg’da düzenlenen Avrupa
Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda, Türkiye’nin üyelik
müzâkerelerinin ilk bölümü olan Bilim-Araştırma faslı ele alındı ve
gerçek bir diplomasi rezâleti yaşandı. Zîra Türkiye’nin, Avrupa
Birliği üyesi olan Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yani
tüm Kıbrıs adasının tek yönetimi olarak tanıması gerektiği
bahanesiyle Rum tarafı, müzâkereleri veto tehdidinde bulundu.
Başlangıçta toplantıya davet edilmeyerek aşağılanan Türkiye
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başmüzâkereci Ali Babacan, bu kez
de krizin aşılması için saatlerce beklemek zorunda bırakılarak
aşağılandı.
Bu sırada Başbakan Recep Erdoğan, Ek Protokol ve liman konusunda
adım atmayı Kuzey Kıbrıs üzerindeki izolâsyonların kalkmasına
bağlayan bir açıklama yapınca Avrupa Birliği yetkilileri hemen
ağzının payını vererek onu aşağıladılar. Avrupa Birliği Dönem
Başkanı, Avusturya Başbakanı Schüssel şöyle dedi: “Eğer bu
açıklamalar doğruysa bu problem olacak… Şu anda bir şey söylemek
istemiyorum.” Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ise şöyle dedi: “Türkiye
Kıbrıs konusunda adım atmazsa üyelik süreci riske girer.”
Lüksemburg Başbakanı Junker de, “Kıbrıs’a limanlarını açmazsa
Türkiye ile üyelik müzakereleri durdurulsun” talebinde bulundu.
Erdoğan ise AB politikasındaki aşağılanmanın ayyuka çıktığını
görünce bu durumu halka açıklamakta zorlanarak sefih bir halde şu
sözleri sarf etti: “Dik duracağız ancak dikleşmeyeceğiz.”
Böylece acziyetini ve ihanetini de ikrar etmiş oldu.
AKP döneminde Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini
izleyenler, Erdoğan’ın liderliğindeki Amerika’nın uşağı gibi
davranan Hükümetin sahte bir görüntü sunduğunu, dahası her
aşağılanmadan sonra onların yanına sırnaşarak sokulduklarını, artık
bayatlayan sözler ile aşağılanmayı örtmeye çalıştıklarını
görecektir:
1. 24 Nisan 2004’te Kıbrıs’ta yapılan referandumda Annan Plânı’nı,
Kuzey Kıbrıs Türk Kesimi onayladığı ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi
reddettiği halde Kıbrıs Rum Kesimi, “tüm adayı temsilen” 1 Mayıs’ta
Avrupa Birliği’ne üye yapıldı, KKTC “sahte devlet”, oradaki Türk
askeri varlığı da “işgâlci” kabul edildi. Böylece Türkiye
Cumhuriyeti tarihi, en yüz kızartıcı aşağılanmalardan birine şâhit
oldu. Aradan iki yıl geçtikten sonra Erdoğan, 16 Haziran 2006’da
yaptığı açıklamada bu aşağılanmayı hatırlayarak şöyle diyordu: “Annan
Plânı’na ‘hayır’ diyen Rumları ödüllendirdiniz.” Üstelik Avrupa
Birliği’nin talebi üzerine Bakanlar Kurulu, 2 Ekim 2004’te aldığı
karar ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de “Birleşik Kıbrıs” adı
altında Gümrük Birliği kapsamına alarak aslında onu resmen tanıdı.
Fakat Avrupa Birliği bu kararı yeterli görmeyerek Laik [Dinsiz]
Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararı hiçe sayıp
aşağıladı ve mutlaka Meclis’te onaylanıp fiilen icrâ edilmesini
istedi. Oysa daha önce üye olan hiçbir ülke böyle bir protokolü
imzalamak zorunda kalmamıştı. Üstelik Türkiye, henüz aday üye bile
olmadan Gümrük Birliği’ne dahil olan “tek” ülke olmuştu. Bizzat
Erdoğan’ın ifadesiyle bununla Türkiye’nin uğradığı zarar Avrupa’dan
alacağı yardımların kat kat üstüne çıkmıştı. Öyleyse bu ısrarın
sebebi kalkınmak değil, yaltaklanmaktır.
2. Avrupa Komisyonu, Amerika’nın baskıları nedeniyle ve attığı bu
şamarın acısını hafifletip aşağılanan yöneticilerin gönlünü almak
üzere, 6 Ekim 2004 tarihinde olumlu bir Türkiye Raporu yayınladı.
Ardından Erdoğan’a Almanya’da “Yılın Avrupalısı” ödülü verildi. Çok
geçmeden 17 Aralık 2004 Zirvesi’nde Türkiye ile müzâkerelere
başlanacağı, ama bunun bazı koşullara bağlı olduğu bildirildi.
Bunların en belirginleri şunlardı: Müzâkereler açık-uçlu olacak ve
sonucu önceden garanti edilmeyecektir. Yani müzâkereler her an
askıya alınabilir ve sona erdirilebilir olacaktır. Türkiye’nin
Kopenhag kriterlerinin gereklerini yerine getiremeyeceğine kanaat
edilirse, tam üye olamayacak, bunun yerine “olası en güçlü bağ” ile
ilişki kurulacaktır. Aynı durum, “Avrupa’nın bünyesi Türkiye’yi
hazmetmiyor” anlamındaki hazım kapasitesi koşulu için de
geçerlidir. Yani Türkiye tam üye olamayacak, bunun yerine ya özel
bir statü verilecek yada “imtiyazlı ortak” olacaktır. Türkiye, Güney
Kıbrıs Rum Kesimi’ni tüm Kıbrıs’ın yöneticisi olarak tanımazsa,
Avrupa Birliği üyelik müzâkerelerini durduracaktır. Nitekim AB Dış
Politika Yüksek Komiseri Javier Solana şöyle diyordu: “AB bir
ailedir ve aile içinde tanımazlık söz konusu olamaz.” Ardından
Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin üyeliğini referanduma açıkladılar.
Yani İslam’dan ve Müslümanlardan nefret eden halklardan herhangi
biri referandumda üyeliği kabul etmezse Türkiye, tüm üyelik
yükümlülüklerini tam olarak yerine getirse, üyelik uğruna
ülkesini, milletini, devletini, toprağını, Dinini, dünyasını,
Âhiretini, nâmusunu, şerefini, haysiyetini satsa bile, ağzıyla kuş
tutsa bile, tam üye olamaz! Türkiye’nin yöneticileri, tüm bu
kararların ne mânâya geldiğini bile bile imzalayıp gerekli sözleri
Avrupalılara verdiler. Şimdiki sözlerini tâ o günden yalanladılar.
Daha da beteri bu hâin yöneticiler, bu zelîl koşulları kabul edip
ülkeye döndüklerinde kendilerini “Avrupa Fâtihi” olarak tanımlayıp
gerçek fâtihler olan ecdâdın kemiklerini sızlattılar ve
hezîmetlerini, hiç utanmadan zafer olarak gösterdiler!
3. 16-17 Haziran 2005’te Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği
Zirvesi’nin asıl konusu ise, Avrupa Anayasası ve Avrupa Bütçesi idi.
Bu iki konuda yaşanan krizden dolayı Avrupa, genişleme stratejisini
askıya aldığını açıkladı. Yani Türkiye’nin de dâhil olduğu aday
ülkeler ile üyelik müzâkerelerinin geçici olarak durdurulduğu
söylendi ve böylelikle Türkiye’nin yöneticileri bir kez daha
aşağılandı. Hatta daha da alçaltıcı olanı, zirvede yapılması
planlanan Aday Ülkeler Toplantısı, son anda çok kaba bir şekilde
iptal edildi. Böylece Brüksel’e gitmeye hazırlanan Türkiye
Cumhuriyeti heyetleri, havaalanının kapısından geri dönmek zorunda
bırakılarak bir kez daha aşağılandı.
4. 3 Ekim 2005’te Lüksemburg’da yapılan zirvede, 17 Aralık
Zirvesi’nde söz verildiği gibi üyelik müzâkereleri 3 Ekim günü
başlatılamadı ve Türkiye’nin alçaltılan dış politika kurmayları kırk
saat boyunca sunî anlaşmazlığın giderilmesini bekledi. Müzâkerelere
başlanması kararı 3 Ekim’i 4 Ekim’e bağlayan gece, 4 Ekim günü
içerisinde alınabildi. Bunun üzerine, sinsi İngiliz önerisiyle,
verilen sözü tutmuş olmak için saatin geri alınması gibi diplomasi
tarihinde görülmemiş bir saçmalık yapıldı. Böylece Türkiye’nin
yöneticileri, tüm dünya önünde bir kez daha aşağılandı.
5. Türkiye ile fiilî müzâkerelerin Bilim ve Araştırma faslında
açılıp kapatılması konusu, önce Brüksel’deki Avrupa Birliği Dâimî
Temsilciler Komitesi [COREPER] toplantısında Rum direnişi ile
sonuçsuz kaldı ve konu 12 Haziran’da yapılan Avrupa Birliği
Dışişleri Bakanları toplantısına bırakıldı. Türkiye’nin
yöneticileri, bir kez daha saatlerce bekletilerek aşağılandılar.
Kaldı ki güya sorunun aşıldığını öğrenince kameralar karşısında
çocukça sevinip uçaklara koştular. Ama bu sefer de öncekiler gibi
yeni koşullar getirildi. Bunlardan biri de ele alınan fasılların,
kapatılsa bile tekrar geri dönülebilir hale getirilmesidir ki bu,
sürecin sulandırılması demektir. 35 fasıl için 70 açılış-kapanış
bulunduğu, dolayısıyla 25 üye devletin, 70 x 25 = 1750 adet veto
tehdidi ile karşı karşıya kalınacağı ve tüm fasıllara konulan bu
koşula göre, bu sayının katlanarak artacağı görülmektedir. En kolay
fasıl bile böyle iken, çok daha ciddi tartışmalara sahne olacak
diğer fasıllar dikkate alındığında, Türkiye’nin 15-20 yıldan önce
sonuca varamayacağı, tam üye değil özel statülü üye veya imtiyazlı
ortak yapılacağı, o zamana kadar da yüzlerce değil, binlerce kez
aşağılanacağı, iki gözü âmâ olanın da rahatlıkla görebildiği bir
gerçektir.
Ey Müslümanlar!
Gerçek şu ki Avrupalı Kâfirlerin tüm bu aşağılamalarına ve tüm dünya
karşısında alay etmelerine rağmen, tüm tehlikeleri ve çelişkileri
ile birlikte AKP Hükümeti’ni Avrupa Birliği kapılarında sürünmeye
zorlayan Amerika’dır. Zîra Amerika, Türkiye’nin Batılılaşma,
kapitalistleşme ve demokratikleşme(!) sürecini tamamlamak maksadıyla
AKP Hükümeti’ne dayattığı reformları, hayâlî Avrupa Birliği
üyeliğini bahane ederek yaptırmaktadır. Dolayısıyla Avrupa Birliği
üyeliği, sanıldığı gibi bir kurtuluş ve kalkınma kapısı değil,
aksine hem Amerika’nın kendi çıkarları için kullandığı bir mâzeret,
hem de Hükümetin halkı aldatmak için kullandığı bir yalandır!
Her daim söylediğimiz gibi; Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği aklen
yanlış, siyâseten tehlikeli ve şer’an haramdır! Amerikan Kâfiri ile
birlikte Haçlı saldırıları düzenleyen, Müslümanların topraklarına
saldıran, ülkelerini işgâl eden, servetlerini sömüren, evlatlarını
katleden, nâmuslarına tecâvüz eden, Allah’ın Kitâbı’na, Rasulü’ne,
Dînine acımasızca hakâret eden, asırlar boyunca İslam’a ve
Müslümanlara kin kusan, 1924 yılında ajanları vasıtasıyla İslam’ın
yönetim nizâmı olan Hilâfet’i yıkan, ğaspçı katil yahudi varlığını
mübârek topraklara asalak olarak yerleştiren, siyâsî, askerî,
ekonomik ve toplumsal yönlerden ülkelerimizi ve toplumlarımızı
tahakkümleri altına alan, şeytânî sömürgeci kapitalist
politikalarını başımızdaki hâin yöneticiler eliyle uygulayan,
ideolojik, dîni, insânî ve ahlâkî değerlerimizi aşındırmaya çalışan,
milliyetçilik-vatancılık adı altında aramızda fitne, fesat, kargaşa
ve terör fitilleri yakan, Allah’ın lütfu olan kaynaklarımızın
zenginliğine rağmen insanlarımızı açlığa, yokluğa, sefâlete mahkum
eden, demokrasi, liberalizm, hoşgörü, medeniyetler buluşması gibi
laflarla bizlere kendilerinin sapıklıklarını benimsetmeye çalışan
işte o Batılı Kâfirlerdir.
İşte bunun içindir ki Hizb-ut Tahrir tüm Müslümanları, Avrupa
Birliği düşüncesini ve Küfür nizamlarını reddetmeye ve Râşidî
Hilâfet Devleti’ni kurarak İslâmî Hayatı yeniden başlatmak üzere
kendisiyle birlikte çalışmaya ve desteklemeye dâvet etmektedir.
Ey îmân edenler! Allah ve Rasulü sizi, size hayat verecek şeye dâvet
ettiklerinde icâbet edin! [el-Enfâl 24]