Avrupa Birliği’ne Üyelik, Ucuz Bir Aldatmacadır!
Başbakan Recep Erdoğan, İslambul’da düzenlenen bir toplantıda
yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine
değindi. Konuşmasında, Avrupa Birliği ile üyelik müzâkerelerinin
sıkıntılı ve uzun vâdeli olacağını, 3 Ekim 2005 Zirvesi’nde büyük
bir başarı(!) yakaladıklarını, bilim-araştırma ile eğitim-kültür
gibi fasıllarda fiilî müzâkere aşamasına geçildiğini, AB
müktesebâtına uyumun (fiilî değil) teknik düzeyde hızla
gerçekleştiğini, heyecanlarının ilk günkü gibi taze(!) olduğunu, “AB
gündemden düştü” yorumlarının haksız olduğunu… cafcaflı sözlerle
uzun uzun anlattı. Hatta Avrupalı liderlerle birliktelik için
Viyana’ya futbol oynamaya gitmesiyle övünecek kadar bayağı bir
savunma sergiledi.
Hâlbuki Avrupa Birliği’nin geçen Haziran ayında yaptığı zirvede,
üyelik kriteri haline getirdiği “hazım kapasitesi”nden yani Türkiye
müzâkereleri başarıyla tamamlasa dahi “Avrupa’nın koşulları uygun
değil” denilerek Türkiye’nin üyelik dışı bırakılacağından
bahsetmedi. Avrupa Birliği’nin hazım kapasitesi, anayasa ve bütçe
krizi gibi nedenler ile genişleme politikasını askıya aldığından,
buna karşın meselâ Sırbistan’dan yeni ayrılan Karadağ’ın üyelik
sürecinin hızla başlatılarak çifte standart uyguladığından
bahsetmedi. Türkiye’nin üyelik müzâkerelerinin, “ilk kez Türkiye’ye
uygulanan” kriterlere bağlı olduğundan ve bu müzâkerelerin “ucu
açık” yani “her an sona erdirilebilir” olduğundan bahsetmedi.
Müzâkereler başarıyla tamamlansa dahi, Türkiye’nin üyeliğinin,
Avrupa halklarının referandumuna sunulacağından, tek bir halkın
reddetmesi halinde bile Türkiye’nin tam üye olamayacağından, meselâ
Fransız halkının da ebediyen bunu kabul etmeyeceğinden, dolayısıyla
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin “ham hayâl” olduğundan
hiç bahsetmedi. Avrupa’nın kırk yıldır Türkiye’yi kapısında
“dilenci” durumuna soktuğundan, bu süründürme politikasını
sürdüreceğinden, “uzun ve sıkıntılı sürecek” dediği müzâkerelerin en
az 10-15 yıl süreceğinden, yine de “imtiyazlı ortaklık” veya “özel
statü” gibi bir şeyden öte lütufta bulunulmayacağından hiç
bahsetmedi.
Tüm bu gerçekler, akıl ve basîret sahibi herkes için açıktır,
nettir. Başbakan Erdoğan, bu süslü sözleriyle insanları aldatacağını
sanmaktadır, oysa ancak kendisini aldatmaktadır. Aslında Erdoğan da
bunları bilmektedir. Ancak Amerika’nın dayattığı reformların
sürdürülmesi ancak Avrupa Birliği’ne üyelik bahanesinin
pazarlanmasından geçmektedir. Dolayısıyla Avrupa, Türkiye’yi açıkça
kovsa bile, AKP Hükümeti, sırf Amerika’nın emirleri ve plânları
doğrultusunda Avrupa Birliği’nin peşinden koşmayı sürdürecektir.
Muhakkak ki bu bir zillettir, rezâlettir, ihânettir. Türkiye’nin
insaflı aydınları, hayırlı düşünürleri ve Allah’tan korkan
siyâsetçileri bu gerçekleri görmeli, bu şerir gidişâtı
durdurabilmelidir. Onlar bunun için çalışsalar da çalışmasalar da,
Râşidî Hilâfet Devleti Allah’ın izniyle mutlaka kurulacak ve
Avrupa’nın örümcek ağı zayıflığındaki birliğini, Amerika'yı ve
taşıdığı çürük Kapitalizm ideolojisini süpürüp çöpe atacak;
yerlerine İslam adaletini, hidayetini ve nurunu getirecektir.
