Akîdeyi
Savunmak, Meseleleri Ona Dayandırarak Çözmek Demektir
Cumhurbaşkanı Danışmanı Meczûb el-Halîfe şöyle dedi: “…Hükümet,
herhangi bir dış hegemonyayı veya topraklarının çiğnenmesini asla
kabul etmez.” Ve şöyle dedi: “Vatanımızı ve Akîdemizi
savunmaya bizler daha ehiliz…” Sayın danışmanın dış hegemonya ve
toprakların çiğnenmesi hakkındaki anlayışını sorguluyor ve diyoruz
ki: Amerika, IGAD [Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi] şürekâsı
ve Nîfâşa’daki yârenleri tarafından dayatılan anlaşmalar bir dış
müdâhale değil midir? Güney Kurdufân’da, el-Ebyâd’da, Kassala’da,
Güney Mavi Nil’de, Güney Sudan’da, Dârfur’da ve hatta ülkenin
başkenti Hartum’a kadar her renkten ve her milletten kuvvetlerin
varlığı… bütün bunlar ülke topraklarının çiğnenmesi değil midir?
Bilinmektedir ki tüm bu kuvvetler üzerinde devletin ne otoritesi ne
de yönetim yetkisi vardır! Hele ülkenin geleceğini belirlemek üzere
Hartum ile Dârfûr arasında gidip gelen “uzmanlar kurulu” denilen
şey, bir dış hegemonya cinsinden değil midir?! Vatanı ve Akîdeyi
savunmaya daha ehil olduğunuz, şeklindeki sözünüze gelirsek sorarız
ki: Sizler ülkenin tüm meselelerinde İslâmî ‘Akîde’den başkasına
muhâkeme olmuş iken, sonra vatandaşlığı anayasanızdaki hakların ve
yükümlülüklerin esâsı hâline getirmiş iken, ordunun, Allah yolunda
Cihâd’a dayalı akîdesini vatancılığa dayalı akîdeye çevirmiş iken ve
Müslümanlar üzerine bir Kâfiri yönetici olarak getirmiş iken nasıl
olur da Akîde savunulmuş olabilir? Sonra Nifâşâ’da, Amerika’ya ve
Birleşmiş Milletler Hukukuna [Küfrün hukukuna] muhâkeme olmakla
İslâmî ‘Akîde’den başkasına muhâkeme olmadınız mı? Daha sonra
geçenlerde Abûcâ’da, Amerika, Avrupa ve Afrika Birliği’ne muhâkeme
olmakla da Allah’ın Kitâb’ı ve Rasulü [SallAllâhu ‘Aleyhi ve
Sellem]’in Sünneti dışındakine muhâkeme olmadınız mı? Hâlbuki sizler
kesin olarak biliyorsunuz ki bunlar Müslümanlara şer’an haramdır.
Çünkü Allah [‘Azze ve Celle] şöyle buyurmuştur: Sana ve Senden
öncekilere indirilenlere îman ettiklerini iddia edenleri görmedin
mi? Onlar inkâr etmekle emrolundukları halde tâğuta muhakemeleşmek
istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.
Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kitâb’a) ve Rasul’e gelin” denildiği
zaman, münâfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını
görürsün.[en-Nisâ’ 60-61] Gerçek şu ki İslâmî ‘Akîde’nin emîn
bekçisi olmak ve onu hakkıyla savunmak İslam esâsına dayalı
Sultân’ın [Devletin] ikâmesini gerektirir. MâşâAllah, İmâm el-Ğazâlî
ne kadar güzel ifâde etmiştir: “Din esastır, Sultân ise bekçidir.
Esâsı olmayan yıkılmıştır, bekçisi olmayan yok olmuştur.” İşte
böyle Sultân’ın gölgesinde dış hegemonya da, devletlerarası
kuvvetler de, ülke topraklarının çiğnenmesi de kesinlikle söz konusu
olamaz. Rasul [Sallallâhu ‘Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur:
İmâm ancak bir kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla
korunulur. Allah’a karşı takvâyı emreder ve adâletli olursa, bundan
için ona (büyük) bir ecir vardır. Bundan başkasını emrederse, bundan
için ona (ağır) bir günah vardır.
