- Basın Açıklaması -
Sad-el Beled Gazetesi’ne Reddiye
H. 08
Cumâde’l Ûlâ 1427
M. 04
Haziran 2006
Lübnan’da faâliyet gösteren medya organları yönetimindeki muhterem
yetkililer ve yazarlar,
es-Selâmu ‘Aleykum ve Rahmetullâhi ve Berakâtuh,
Sad-el-Beled Gazetesi’nin yazarlarından biri olan John Azîz’in,
Hizb-ut Tahrir’e karşı kışkırtıcı bir makâle yazmasından sonra
gazeteye gönderdiğimiz reddiyenin metnini sizlere sunuyoruz.
Bilindiği gibi, iletişim kurulmasına ve ısrar edilmesine rağmen bu
gazete şu ana kadar bunu yayınlamayıp oyalama yoluna başvurmuştur.
Bu durum, gazetenin gönderdiğimiz reddiyeye yönelik tutumunu
yansıtmaktadır.
Eymen Ahmed Raûf el-Kâdirî

Hizb-ut
Tahrir
Lübnan
Vilâyeti
Medya
Bürosu Başkanı
Tel:
+(961) 03-77-67-92 Faks: +(961) 05-60-17-14
E-mail:
akadri@hizb-ut-tahrir.info
Reddiye
Üstâz John Azîz’in 30.05.2006 tarihli Sad-el Beled Gazetesi’nde,
Hizb-ut Tahrir’e bilgilendirme ve haber verme hakkının
tanınmasına itiraz eden makâlesini mütalaa ettim.
İnsanların bu duruma itiraz etmesini beklerdim ama bu itiraz eden
insanların en sonuncusunun John Azîz olmasını beklerdim. Çünkü
kendisi, çoğu kez çalışma hakkımızı savunan, basın toplantılarımıza
destek veren ve Hizb’e izin verilmemesine karşı çıkan Lübnan’daki
İnsan Hakları ve İnsânî Hak Derneği üyesidir. John Azîz’den,
Hükümetin bugüne kadar bilgilendirme ve haber verme hakkının Hizb’e
tanınmasını neden geciktirdiğini İçişleri Bakanı’na hitâben yazması
beklenirdi, yoksa kânunun uygulanmasına, bilgi edinme ve haber alma
hakkı tanınmasına itiraz mâhiyetinde yazması değil!
Bundan dolayı Üstâz John Azîz’in bilgilendirme ve haber verme
hakkının Hizb’e tanınmasına itiraz etmesi sürpriz olmuştur. Beni
dürten o yazısını yazmamış olsaydı, kendisiyle ne sıcak hatta ne de
soğuk bir tartışmaya girerdim.
Bununla birlikte bazı tutuklanma dâvâlarımızda bizimle birlikte
tavır almasından ötürü üyesi olduğu derneğin hatırına, güzel bir
reddiye sunarak hafif bir yürüyüş yapacağım.
Allah’ın ismiyle başlıyor ve diyorum ki:
Üstâz John Azîz, Sad-ul Beled’de Hizb-ut Tahrir’e
bilgilendirme ve haber verme hakkının tanınmasına itiraz eden bir
yazı yazmış, bunu da zikrettiği bulanık gerekçelere dayandırmıştır.
Bunlardan bazıları şöyledir:
“Hizb-ut Tahrir Hilâfet’e çağırmaktadır” demiştir. Kendisi
Hizb’in Müslümanların beldelerinde Hilâfet’e çağırdığını
bilmektedir. Aynı şekilde Komünizme çağrıda bulunan izinli partiler
bulunduğunu da bilmektedir. Peki, nerede? Müslümanların
beldelerinde! Avrupa ve Amerika ile işbirliği yapılmasına çağıran
izinli partilerin bulunduğunu da bilmektedir. Peki, nerede?
Müslümanların beldelerinde! … ve tüm bu partiler izinlidir!
Dal, her cins kuşa helâldir de bülbüllere haram mıdır?!
Kaldı ki Gazeteci John Azîz’in işitmeye dayanamadığı Hilâfet,
gölgesi altında ğayri-muslimlere başka hiçbir yerde bulamadıkları
âdil ve tertemiz bir hayat sağlamıştır. Uzatmamak için iki örnekle
yetineceğiz:
eş-Şâm Hristiyanları, kendileri gibi Hristiyan olan Haçlılara karşı
Hilâfet’in yanında yer almışlardır. Bu, o Hristiyanların,
kendi dînlerinden olan Haçlıların yanında bulamadıkları âdil ve
tertemiz bir hayat bulmalarından dolayı değil midir? “O
Hristiyanlar topraklarını “yurtseverlik” adına savunmuşlardı, yoksa
Hilâfet’in ve nizâmının adâletinden dolayı değil!”
diyebilirsin. İyi de vakıanın bunun aksinedir! Çünkü Haçlılar, o
Hristiyanları topraklarından kovmak için gelmemişlerdi. Bilakis
onları orada bırakmışlardı. Hatta Hristiyanlara dokunmadan sadece
Müslümanlar ile savaşmak için geldiklerini onlara göstermeye
uğraşmışlardı ki yanlarında yer alsınlar. Buna karşın eş-Şâm
Hristiyanları Müslümanların yanında yer alıp kendi dindaşlarıyla
savaşmışlardı. Buradan da gerçek sebebin, Hilâfet’in ve
İslam Nizâmı’nın onlara sağladığı adâlet olduğu apaçık
görülmektedir.
İkinci örneğe gelince; Endülüs’ten kaçan ve oradan kovulan
Yahudiler, Hilâfet’ten başka kendilerini barındıracak bir
sığınak bulamamış, Osmanlı Hilâfet Devleti onları barındırmıştı.
Fakat onlar kendilerini barındıran Müslümanlara güzellik ile
karşılık vermediler. Aksine Hilâfet’in yok olmasından sonra
Filistin Mübârek toprakları üzerine çullandılar, işgâl ettiler ve
görüp işittiğiniz gibi orada bozgunculuğu çoğalttılar.
Hristiyanlar ise Hilâfet’in kendilerine sunduğu adâlete ve
huzurlu hayata güzel bir karşılık verip Müslümanlar ile birlikte tek
hadârat, tek tâbiyet ve tek azîz komşuluk içerisinde yaşamayı
sürdürdüler… Çok azı müstesna, Ey Üstâz John! Ve biz, senin o
azınlıktan olmanı istemeyiz.
Hizb-ut Tahrir’in çağrıda bulunmasına köpürdüğün Hilâfet’in
nasıl olduğunu gördün mü?
Yine John Azîz diyor ki: “Hizb-ut Tahrir’e Müslümanlardan başkası
üye olamıyor.” Kendisi de biliyor ki Lübnan’da Müslümanlardan
başkasını üyeliğe kabul etmeyen partiler olduğu gibi,
Hristiyanlardan başkasını üye kabul etmeyen birçok partiler de
vardır ve biliyor ki bunların hepsi de izinlidir.
Ve şöyle diyor: “Hizb-ut Tahrir, Müslümanın inancında hür
olmadığını, dinden döndüğünde tevbe etmesi, aksi takdirde
öldürülmesi gerektiğini düşünmektedir.” Demek ki John,
Müslüman’dan dinîni dilediği şekilde oynadığı bir oyuncak haline
getirmesi istemektedir. John’un bu sözünü bundan öte başka şekilde
yorumlamak istemiyoruz. Zîra biz onun bu makâlesinin ardındaki
gerçek dürtüyü açıklayacağız.
Ve şöyle diyor: “Hizb-ut Tahrir, Amerika ile, Rusya ile,
İngiltere ile ve Fransa ile işbirliğini tümüyle yasaklamaktadır.”
Sanki o, bu devletlerin sebep olduğu ve olageldiği musîbetleri hiç
hissetmemekte!
Yine Hizb’in kitaplarında, mülkiyetlerin üç tür olduğu, bunların
ferdî mülkiyet, devlet mülkiyeti ve kamu mülkiyeti olduğu ve
bunların tümünün İslam’da ayrı ayrı değerlendirilerek korunduğu
şeklinde geçenleri belirtmek yerine, Hizb’in ferdî kuruluşları haram
saydığını söyleyerek ekonomiden ve menkulden bahsetmektedir… İpini
koparıp Sömürgeci Kâfir devletlere karşı Cihâd’a ve direnişe dil
uzatmakta, devletlerarası ilişkilerden dem vurmakta, oradan Hizb’in
tüm Müslümanları tek bir devlette, Hilâfet Devleti’nde
birleştirme çalışmasını yermekte, sonra da Hizb’in tüm Müslümanların
tek bir Ümmet olduğunu nasıl söyleyebildiğini garipsemektedir!
Hizb’in, İslam esası üzere kurulacak müstakbel devleti için bir
anayasa koymasını hoş karşılamamakta, Hizb’in Dünya Bankası ve
Devletlerarası Para Fonu [IMF] ile işbirliği yapmayı, devletlerarası
ve bölgesel örgütlere katılmayı haram kılan siyâsetini
eleştirmektedir!
Makâlesinin sonunda Hizb’in, kadının teberrücünü haram kıldığını
zikretmeyi de unutmamaktadır.
Velâkin çok daha zavallı, içler acısı ve vahim olanı; Hizb’in
çalışmasının tümüyle şiddet-dışı olmasına duyduğu öfkeden dolayı
John Azîz’in neredeyse aklını oynatacak olmasıdır! Bu yüzden,
Hizb’in şiddet-dışı üsluplar kullanmasını, Hizb’in kitaplarında
yazılanları, hatta Hizb’in amellerini ve faaliyetlerini inkâr etmek
için makâlesinde fır fır döndüğünü görüyoruz. Ne var ki Hizb;
tâkibatlara, hapsetmelere ve şehâdete varan iğrenç işkencelere
rağmen, birçok üyesinin başına getirilenlere rağmen, kurulduğu
günden günümüze kadar dâvetini yaymasında herhangi bir maddî eylemin
tozuna bile bulaşmamıştır. Bilakis intikâmını almak için bile maddî
üsluplara tenezzül etmeden, fikrî çatışma ve siyâsî mücâdele
üzerinde sâbit kalmıştır. Herhangi birinden korktuğu için değil!
Bilakis Hizb, İslam’dan böyle anladığı içindir. Bu şekilde seyrini
sürdürmektedir, birilerine sevimli görünmek için değil! Fakat John
Azîz, bundan nefret etmekte, dolayısıyla komplo teorilerine ve
zorlama yorumlara sığınarak şöyle demektedir: “Hizb, zayıflık
merhalesinde barışçıl üsluplar kullanmaktadır.” Sonra
kuvvetlenince, “… diğer üsluplara ufuk açacaktır” diye
yazmaktadır.
Üstâz John’a soruyorum: Bugün bizi zayıflık merhalesinde mi, yoksa
kuvvet merhalesinde mi görüyorsun? Eğer zayıflık merhalesinde isek,
o halde üsluplarımız zaten barışçıl, şiddet-dışıdır. Eğer
kuvvetlilik merhalesinde isek, kullandığımız hangi üslup barışçıl
değildir, Ey Üstâz John?!
John Azîz, nihâyet makâlesinin sonunda ağzındaki baklayı çıkarıp
soruyor: “Hizb-ut Tahrir’e niçin izin verildi?” Üstâz John
Azîz’in neden böyle bir soru sorduğuna anlam veremiyorum? Kendisi,
Lübnan’da yürürlükte olan Bilgilendirme ve Haber Verme [İctimaat-ı
Umumiyye] Kânunu’nun farkında değil mi? Bu kânun, 1909 yılında
yayınlanan Osmanlı Cemiyetler Kânunu’dur [Kânun-u Esâsî
üzerinde yapılan değişikliklerden sonra 1909 yılında siyâsî
partilerin ve derneklerin kurulmasına izin verildi. Buna göre
herhangi bir siyâsî parti kurulduğu zaman devleti bilgilendirmek ve
kurulduğunu haber vermek zorunda değildi. Kurulup faaliyete
başladıktan sonra haber vermeyen partiler, cezâî yaptırımla
karşılaşmayıp sadece partilere tanınmış haklardan mahrum
kalıyorlardı]. Bu söz konusu kânunun vakıasına en uygun düşen parti
Hizb-ut Tahrir’dir. Zîra varlığı itibariyle gerçek bir
siyâsî partidir. Yine hiçbir maddî, tâifî, fırkacı, etnik,
mezhepçi veya diğer herhangi bir çatışmaya girmemiştir. Oysa
Hizb’in dışındakilerin çoğu kin ve nefret dolu maddî ve tâifî
çatışmalara girdiler ve girmektedirler, yani bu kânun ile
çelişmektedirler ama onlar izinlidirler! Öyle mi, Ey Üstâz John?!
Git, o kânunu oku da Lübnan partilerine uygulayıp hakikati gör, Ey
Üstâz John!
Laf lafı açar: Git, Arap devletlerinde, hatta tüm dünyada yürürlükte
olan Siyâsî Partiler Kanunu örneklerine bak ve partilerin kurulması
için gereken şartları incele! Sonra da yalnızca bilgilendirip haber
vermeyi içeren Osmanlı Cemiyetler Kânunu’na bak! Göreceksin ki
kurulmak istenen herhangi bir siyâsî partiden bilgilendirip haber
vermekten başka bir şey istenmemektedir… Hilâfet Devleti’nde,
hem de zayıflık döneminde çıkarılan bu kânuna bak da İslâmî
kanunlardaki adâleti gör! Orada, kurulmak istenen siyâsî partiden
yalnızca bilgilendirip haber vermesi istenirken bugün siyâsî parti
kurmak için kaç şart konulmuştur? Kaç tane, Ey Üstâz John?!
Hizb-ut Tahrir’in çağrıda bulunmasına çıldırdığın ve işitmeye
tahammül edemediğin Hilâfet’te, partilerin kurulmasına
ilişkin kânunların nasıl olduğunu gördün mü?
Makâlemize basit bir soru ile son veriyoruz: John Azîz neden 180º
dönmüştür? Dernekte iken çalışma hakkımızı savunduktan ve bize izin
verilmemesine itiraz ettikten sonra, bugün ne oldu da halen aynı
dernekte olduğu halde, bize bilgilendirme ve haber hakkı verilmesine
bardaktan boşalırcasına öfke yağdırmaktadır? Artık bunu sormaya
hakkımız olmaz mı? Ve soruyoruz: Üstâz John Azîz’in tutumunu
değiştiren, üzerimize şiddetle oklar attıran nedir ve kimdir? Artık
onu dürtükleyenin zanlarından ibâret olduğunu -ki zannın bir kısmı
günahtır- düşünmemiz câiz olmaz mı?
Bununla birlikte Üstâz John’a, oklarını ölçülü savurmasını nasihat
ederiz. Kaldı ki bize daha önce kendisinden daha şiddetli, daha
güçlü, daha toplu, daha keskin oklar fırlatanlar oldu. Ancak o
oklar, her defasında bumerang gibi geri dönüp atanları deldi. Biz
ise dâvetimizde sapasağlam kaldık. Bu bilgilendirme ve haber verme
hakkı olsun yada olmasın! Zîra bunların hiçbiri haktan herhangi şey
ifade etmez!
Nihâyet bu gazeteci yazara bir soru daha sorup kapatıyoruz: Sürekli
“Hizb-u Fitfit” deyip tekrarlamanı konuşma âdâbından mı görüyorsun?
Yoksa “Tahrir” kelimesi, diline ve kulaklarına çok mu ağır geliyor,
Ey Üstâz John?!