Abuca Anlaşması,
Tâğuta Muhakeme Olmak ve Ülkenin Sorunlarını Daha da
Karmaşıklaştırmaktır
06.05.2006 Cuma günü Afrika Birliği aracılığıyla Sudan Hükümeti ile
en büyük Dârfur isyancı gruplar arasında Ön Anlaşma Belgesi;
Amerikan Başkanı Bush’un, üç isyancı grubun ön bölgeyi
reddetmesinden dolayı çıkmaza giren müzâkereleri kurtarmak üzere
gönderdiği Amerikan Dışişleri Bakanlığı Vekîli Robert Zoellick
vasıtasıyla ufak tefek düzeltmeler yapıldıktan sonra imzalandı.
Dârfur bölgesindeki çatışmanın yapısı, Amerika ile Avrupa [İngiltere
ve Fransa] arasında geçen bir devletlerarası çatışma olmasıdır.
Çünkü Avrupa, Nifâşa Anlaşması’ndan kazançlı olarak çıktığını
düşünmemektedir. Zira ona göre, Sudan parçalanması ganîmetinden
kendisine düşen pay; Dârfur ve Doğu Sudan’a ek olarak Çad ve Orta
Afrika’da kendisini dost edinen rejimlerin güvence altına
alınmasıdır. Amerika ise, parça parça yutabilmek için Sudan’ın kısık
ateş üzerinde parçalanmasını istemektedir. Amerikan Dışişleri Bakan
Vekîli, Devletlerarası Kalkınmadan sorumlu İngiliz Devlet Bakanı ile
önceki ve şimdiki Afrika Birliği Başkanı’nın müzakere tarafları
arasında yaptıkları mekik dokumalarıyla açığa çıkan müzakerelerdeki
devletlerarası ağırlık bunu göstermektedir. İsyancı hareketlerden
birinin başkanı şöyle demektedir: “Aralarında Tony Blair, Rice ve
Solana’nın da bulunduğu dünya çapında 18 lider, dışişleri bakanı ve
üst düzey yetkili ile telefon görüşmesi yaptım ve bizzat Bush’un
şahsından bir mektup aldım.” Afrika Birliği ise devletlerarası
çatışmanın araçlarından bir araçtır.
Tarafların -Hükümet ve Müslüman olan isyancı hareketlerin- Afrika
Birliği ve onu perde arkasından yönlendiren ortakları, Amerika ve
Avrupa’ya başvurması; tâğuta başvurmak ve işi ehlinden başkasına
götürmektir ve daha da ötesi şer’an da tümüyle haramdır. Çünkü Allah
şer’i hükümlere bağlanmayı farz kılmıştır. Allah [Subhânehu ve
Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Sana ve Senden öncekilere indirilenlere îman ettiklerini iddia
edenleri görmedin mi? Onlar inkâr etmekle emrolundukları halde
tâğuta muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün
saptırmak istiyor. Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kitâb’a) ve
Rasul’e gelin” denildiği zaman, münâfıkların senden büsbütün
uzaklaştıklarını görürsün.[en-Nisâ’ 60-61]
Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Sana
[İslam’a] muhâkeme olup sonra da Senin verdiğin hükme içlerinde
hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça
îman etmiş olmazlar.[en-Nisâ’ 65]
Rasul size neyi getirdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan
kaçının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.
[el-Haşr 7]
İşte bu ayetler, kesin bir şekilde şer’i hükümlere bağlanmanın
farziyetine delâlet etmektedir. Zîra Allah [Subhânehu ve Te’alâ]
Müslümanlara, Afrika Birliği’nin kendisine emreden
Amerikalı-Avrupalı dayatmalarından getirdiklerini değil, Rasul
[SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in Rabbinden getirdiklerini
almalarını emretmiştir. Ayrıca Kur’an, Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve
Sellem]’in yani İslam Şeriatı’nın dışında herhangi bir şeye başvuran
kişiyi kesin bir şekilde imansızlıkla nitelendirerek bu mânâyı
pekiştirmiştir. Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Hayır! Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda
Sana [İslam’a] muhâkeme olmadıkları sürece îman etmiş olmazlar.
[en-Nîsa 65]
Daha sonra sadece muhâkeme ile yetinmeyerek kendi hükmüne içtenlikle
teslim olma şartını koşmuştur. Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle
buyurmuştur: Sonra da Senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça…
Kur’an bu pekiştirme ile de yetinmeyerek, Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi
ve Sellem]’in getirdiği İslam Şeriatı’ndan başkasına muhâkeme olmak
isteyenleri azarlamış, başkasına muhâkeme olmalarını tâğuta başvurma
saymış ve dolayısıyla onları zemmetmiştir. İbn-u Ebî Hâtim ve
et-Tabarânî sahîh isnadla İbn-u Abbâs’ın şöyle dediğini tahric
ettiler: “Aralarında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda Yahudilerin
arasında hükmeden Ebu Berzet-el Eslemî adında bir kâhin vardı.
Müslümanlardan bazıları da ona başvurunca Allah [‘Azze ve Celle] şu
ayeti inzâl etti: Sana indirilene îman ettiklerini iddia edenleri
görmedin mi!”
Bu âyetler, açık bir şekilde şer’i hükümlerden başkasına müracaat
etmenin tâğuta muhâkeme olduğuna delâlet etmektedir. Bu hususta,
âyetlerin yanı sıra şer’i hükümlere bağlanma farziyetine delâlet
eden sârih hadisler de gelmiştir. Nitekim SallAllahu ‘Aleyhi ve
Sellem şöyle buyurmuştur:
Size iki şey bıraktım ki bunlara sarıldığınız sürece asla delâlete
düşmesiniz. Onlar Allah’ın Kitâbı ve Nebî’sinin Sünnetidir.
[İmâm Mâlik]
Aynı şekilde Şeriat anlaşmazlığın Allah’a ve Rasulü’ne götürülmesini
farz kılmıştır. Ne Afrika Birliği’ne ne de herhangi bir başka Küfür
kuruluşuna götürülmesini değil!.. Allah [Celle Celâluh] şöyle
buyurmuştur:
Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve Ahiret
Günü’ne inanıyorsanız, onu Allah ve Rasulune döndürün. Bu hem
hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir. [en-Nisâ’ 59]
Ve şöyle buyurmuştur: Anlaşmazlığa düştüğünüz herhangi bir şeyin
hükmü ancak Allah’a mahsustur. [eş-Şûrâ 10]
Tüm bu açıklamalardan sonra, -Müslüman olmalarına rağmen- bu
taraflar nasıl olur da Afrika Birliği’ne ve ortağı olan Amerika ve
Avrupa’ya başvurarak Allah ve Rasulü’ne isyan edebilirler?
Dolayısıyla Allah’a ve Rasulü’ne karşı isyankâr olan bir Müslüman,
Allah’ın kendisini nefsiyle baş başa bıraktığı kimsedir. Böylece
çabalarında yolunu sapıtmış, tâviz üstüne tâviz vermesi için
kendisine baskı yapan Kâfirlere bağlanmakla da kendisini alçaltmış
olur. Nitekim Nijerya’nın başkenti Abuca’daki müzâkere salonunda
olduğu gibi, önce tehdit sonra gözdağı daha sonra da aşağılama
gelmiştir. Zîra Afrika Birliği Başkanı, şöyle diyerek imza atmayı
reddedenleri tehdit etmiştir: “Anlaşmaya yanaşmayan taraflar için
on günlük süre verilmesi kararlaştırıldı ve bu ayın on beşinde bu
süre dolacak. Daha sonra dosya Afrika Barış ve Güvenlik Konseyi’ne,
oradan da Devletlerarası Güvenlik Konseyi’ne sevk edilecek. Ayrıca
1591 sayılı karar tatbik edileceği, silah taşıyan liderlerin savaş
suçlusu sayılacağı, birtakım engelleyici yasaklar konulacağı ve
dâvâlar açılacağı da vurgulandı.”
Silah taşıyan her isyancıyı makamlar vererek bölgesel ırkçılık
esâsına göre memnun ettirmeye ve tavizler vermeye dayalı, üstelik
otorite ile servetin paylaşımı ve isyancı orduların statülerini
onaylama gibi avantajlara götüren bu vakıacı metod, Müslümanların
sorunlarını çözme metodlarına aykırıdır. Çünkü Müslüman, sorunlarını
çözerken ‘Akîdesinden yani İslam İdeolojisi’nden hareket eder. Bu
vakıacı metodun yol açtığı durumlardan bazılarına gelince;
- Bölgecilik esâsına göre yani devletin isyancı vatandaşlarının,
ülkenin parçalanmasına götürecek şekilde er yada geç başkalarından
bağımsızlaşması gereken ayrı bir halk olarak temsil edileceği
iddia edilen bu yerleşimsel toplamlar vasfıyla, parçalanmışlık
hali tanınmakta ve yerleştirilmektedir.
- 18 Arap kabilesinden oluşan Şûrâ Meclisi’nin imzalanmış
anlaşmaları reddeden müzekkeresinde görüldüğü gibi, ırkçı kabilevî
prokovasyonları tahrik etmektedir.
- Orduyu, Nifâşâ Anlaşması’nda olduğu gibi diğer ordular
karşısında zayıflatmaktadır. Yine anlaşmanın 4.000 isyancının
orduya sokulmasını ifade etmesinde olduğu gibi, -liderlerine
bağlı- isyancı grupları orduya sokmaktadır. Dahası anlaşmanın
imzalanmasından itibaren beş yıl boyunca, bunların terhislerine ve
Dârfur’un dışına çıkarılmalarına da izin verilmemektedir.
- Ülkenin vatandaşlarını silah taşımaya teşvik ederek ülkeyi
parçalamaktır. Çünkü bu zulmü boyutunu yükseltmek ve şahsi
hırsları gerçekleştirmek için en kolay yoldur.
“Dârfur” meselesi, topraklarının işgal edilmesi, servetlerinin
yağmalanması, fakirleştirilmeleri ve kendi aralarında çatışmaya
sürüklenmeleriyle ortaya çıkan, Müslümanların diğer meseleleri gibi
cüz’î bir meseledir. Böylesi cüz’î meseleler ise, Müslümanların
hayatî meselelerinin tümüyle kaybolmasıyla ortaya çıkmıştır ki bu,
hâkimiyeti Şeriata veren İslam Devleti’nin gölgesinde İslam
hükümlerinin hayat üzerinde tatbik edilmesidir.
Çünkü İslam tatbik edilmiş olsaydı, tebânın işleri adâlet ve ihsan
ile gözetilecek, zulüm ve adaletsizliği farkına varılabilecek ve
böylece dışarı atılması mümkün olabilecekti.
İslam tatbik edilmiş olsaydı, Müslüman ile Müslüman kardeşi
arasındaki ilişkilerin sınırlandırılması, İslâmî kardeşlik esâsına
binâen olacak, dolayısıyla kabilevî ve bölgesel milliyetçilikler
olmayacak ve bu esâs üzerine kurulu toplumsal yapıyı parçalayan
unsurlar ortaya çıkmayacaktı. Daha da ötesi, İslam ile hükmedildiği
zaman tek bir Ümmet potasında eritilmiş olacaktı. Nitekim İslam
Ümmeti’nin tarihi buna şahittir.
İslam tatbik edilmiş olsaydı, Dârfur’daki arâzilere, Müslümanlara
ait olan Beyt-ul Mâl’in mülkü olması bakımından harâcî arazi
vasfıyla bakılacak ve menfaati de oturmak veya ziraat yapmak üzere
sahiplenen halkına ait olacaktı. Dolayısıyla bu arazilere giren
herkesle savaşarak kendilerine “tekelci” rolü biçen kabileler
sahiplenemeyeceklerdi. Çünkü mer’alarda aslolan, önce gelenin
faydalandığı genel mülkiyetlerden olmasıdır.
Yönetimde İslam tatbik edilmiş olsaydı, Ümmetin tamamının,
kabilesini ve çevresini değil ancak takvasını ve Şeriatı tatbikini
gözeterek, gönül rızası ve serbest tercih ile kendisine bey’at
verdiği Müslümanların bir Halîfesi olacaktı. Bu durumda, devleti
devletçiklere parçalamak ve bu devletçiklerin sınırlarını çizmek
isteyenlere ve benzerlerine geçit verilmeyecekti. Çünkü bu devlet
tek bir Ümmet için tek bir devlet olacaktı.
İşlerimizi üstlendiklerini iddia eden bu tarafların, tâğuta
muhâkemeyle mâsiyet [Allah’a isyan] bakımından ulaştıkları nokta,
biz Müslümanların bu kişilerin münkerlerine karşı sessiz kalmakla
masiyet bakımından ulaştığımız nokta ile aynı sayılır. Çünkü İslam,
yöneticinin kusurlarına, ihmâllerine razı olup ona boyun büken
kimseyi Allah karşısında sorumlu sayarak cezalandırmaktan muaf
tutmamıştır. İmâm Muslim, Ummî Seleme’den Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi
ve Sellem]’in şöyle dediğini rivâyet etti:
Yöneticiler olacaktır. Onları tanıyacaksınız ve reddedeceksiniz. Her
kim onları tanırsa berî olur. Her kim onlara karşı çıkarsa selamette
olur. Ancak her kim râzı olur ve tabii olursa (o başka)!
Dediler ki: “Onlarla savaşalım mı?” Dedi ki: Salâtı
ikâme ettikleri sürece, hayır!
Başka bir rivayette ise şöyle geçti:
فمن كره فقد برئ، ومن أنكر فقد سلم؛ ولكن من رضي وتابع
Her kim (onları) kerih görürse, berî olur. Her kim karşı çıkarsa
selâmette olur. Ancak her kim râzı ve tâbi olursa (o başka)!
İkinci rivâyet birincisini açıklamaktadır. en-Nevevî hadis ve
hadiste geçen [فمن عرف بريء] cümlesinin şerhi hakkında şöyle dedi: “Mânâsını
Allah daha iyi bilir: Her kim bir münker görüp aynısını yapmayarak
eliyle veya diliyle değiştirirse günahtan ve cezadan kurtulmuş
sayılır. Şayet buna gücü yetmez ise kalbiyle buğz etsin. [ومن أنكر
سلم] kavli ise; yani her kim münkeri eliyle veya diliyle
değiştirmeye güç yetiremeyip kalbiyle reddederek buğz ederse,
onların günahlarına ortak olmaktan uzaklaşmış olur. Ancak kim rıza
gösterir ve tâbi olursa; yani onların fiillerine kalbi ile razı olur
ve ameli ile de iştirak ederse günahlarından ne berî ne de selâmette
olur.”
Ey Müslümanlar!
Gerçek şu ki bizi dipsiz çukura düşüren; hayatımızda şer’î hükümlere
gereken önemi ve değeri vermez bir haline gelmemiz, hatta soyut bir
değerlendirme ile dahi değerlendirmememizdir. Oysa şer’i hükümlere
bağlanmak, hayatın esâsı ve îmânın semeresidir, dolayısıyla
hayattaki gidişâtımızın disipline edilmesi ancak bu esas üzerine
olmalıdır. Üstelik bizler, Allah (Subhanehu ve Teâla)’nın haklarında
şöyle buyurduğu kimseleriz:
Sizler, insanlar içerisinden çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz.
Ma’rufu (iyiliği) emredersiniz ve münkerden (kötülükten) men
edersiniz.[âl-i ‘İmrân 110]
Yani Biz sizi, şer’î hükümler ile bağlılıkta çok hırslı olanlar
haline getirdik, demektir. O halde bizlere düşen, İslam’ı sorunlara
bakışımızın ve yöneticileri muhasebemizin tek esâsı kılmaktır.
Ey îman edenler! Allah ve Rasulu sizi, size hayat verene çağırdığı
zamana icâbet ediniz. [el-Enfâl 24]