Düşünceye
Yönelik Tutuklamalar ve Devlet Cephesinin Utanç Verici Suskunluğu,
Bizleri, Ağızları Kapatma Politikasına Asla Boyun Eğdirmeyecektir,
Bi-İznillah!
7 Mayıs Cumartesi sabahı, Lübnan’daki Hizb-ut Tahrir Medya
Bürosu üyesi Üstâz Hasen en-Nehhâs’ın serbest kalması üzerine,
ailesi ve Sayda kentinin evlatlarından sevenleri bunu kutlama
çağrısında bulundular. Ne var ki kimliği belirsiz kişiler
tarafından, Sayda’daki Hizb-ut Tahrir şebâbını tehdit eden
bir telefonun gelmesi sürpriz oldu. Sevinçlerini alenen
gösterirlerken, bazı caddelerde gürültü çıkarmak gibi, ortalığı
velveleye vermeleri halinde, âkıbetinin acı olacağı konusunda
uyardılar.
Doğrusu bu, şimdiye kadar duyduğumuz en saçma şeydir: Acaba onlar,
insânî ve fıtrî hissiyatlarını ifâde etmekten alıkoymak için
eşkiyâlar gibi insanların yolunu mu kesmeye çalışıyorlar? Gerçekten
bu, saçmalığın daniskasıdır.
Devlet, 07.05.2006 Pazar öğleyin, Hizb-ut Tahrir şebâbından
Üstâz Şerîf el-Hallâk’ın adımlarını takip etmesi için karanlığının
hayâletlerini gönderdi, onlar da durumundan emin olmak için Sayda’ya
babasını ziyârete gitmesine kadar beklediler. Sivil giyimli
oldukları halde herhangi bir belge veya yasal evrak ibrâz etmeden
babasının evinde iken onu tutukladılar. Bu, Üstâz Şerîf’in üçüncü
tutuklanışı idi!
Aslında bizler, devletin bu baskıcı uygulamalarını garipsemiyoruz.
Çünkü bu, devletin yıllardır yaptığı bir iştir. Velâkin garibimize
giden, devletin ifâde özgürlüğünü koruduğuyla övünmesi, son derece
küstah bir şekilde “güvenli devlet” dönemini getirdiğini söylemesi
ve insanlara güvenli devlet müjdesini vermesidir! İyi de bu hangi
güvenlik?!
Beyrut’taki Münferit Cezâ Yargıcı Üstâz Ziyâd Meknâ, 29.12.2005
tarihinde, aleyhlerinde dâvâ açılan, aralarında Üstâz Şerîf
el-Hallâk’ın da bulunduğu Hizb-ut Tahrir şebâbından üç kişi
hakkında verdiği vicâhî hükümde şöyle dedi: “Cezâ Kânunu’nun 338
ve 770 sayılı maddelerine istinâden, bu iki madde kapsamındaki suç
unsurlarının bulunmamasından dolayı bu kişiler hakkında verilmiş
cezâların iptaline…” Yargıçların hükümlerine aykırı davranan ve
bu hükümleri gece-gündüz çiğneyen bu devlete biz ne diyelim?!
Üzerine kurulu olduklarını iddia ettikleri halde, pervasızca ayaklar
altına aldıkları devlet kurumlarını koruma propagandasının
sorgulanması gerekmez mi?
Durum, artık susulması uygun olmayan bir boyuta ulaşmıştır. Herkesi
özellikle de kanaat önderleri ile kamuoyunun işleriyle uğraşanların,
her ne kadar kendi kendini ifşâ etmiş olsa da bu uygulamaları ifşâ
etmelerini istiyoruz. Zaten bunları engelleme sorumluluğu
kendilerine aittir. Güpegündüz insanların gururlarıyla oynamalarına
rağmen kendilerini sorgulayacak kimsenin olmaması bu adamları,
insanların güvenliğini tehdide cüret ettirmektedir.
Öte yandan bir grup yargıç, Hizb-ut Tahrir şebâbının
yargılanmalarını men eden, kanaatleri birbirleriyle örtüşen çok
sayıda hüküm vermişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır: 20.08.2001
tarihinde Beyrut’taki Soruşturma Yargıcı Joselin Sâbit, 23.08.2003
tarihinde el-Bika’a’daki Soruşturma Yargıcı, Başkan Subuh Suleymân,
yine 16.06.2005 tarihinde Beyrut’taki Münferit Cezâ Yargıcı Hânî
el-Haccâr ve 20.08.2005’te de el-Bika’a’daki Soruşturma Yargıcı,
Başkan Tony Meşlub.
Bu hükümlerden bazıları, Hizb öğrenmediği ve haberdâr olmadığı halde
verilmiştir. O halde, İçişleri Bakanlığı, siyâsî partilere
faaliyetlerini yürütme izni veren bu kararları kendi resmî evrak
dosyalarına kaydettikten sonra devlet için bir bahane kalmış mıdır?
Bunun yanı sıra her zaman şunu da vurgulamaktayız; İslam
Dâveti’ni taşımak şer’an vâciptir ve dâvetin taşımasını üstlenmeyi,
herhangi bir izne veya ruhsata bağımlı kılmak câiz değildir. Çünkü
bu, Allah’ın Müslümanlara emrettiği bir farzdır. Dolayısıyla
Müslüman bunu, herhangi bir taraftan herhangi bir ruhsat veya izin
almaksızın Allah’a itaat amacıyla yapar.
Üstelik Hizb, gücünün dinamiklerinin;
- Aklî sâbitlere dayalı köklü ‘Akîdesini taşımasında -ki ‘Akîde,
değişim enerjilerini ve itici sahih kalkınma güçlerini bünyesinde
barındırmaktadır-
- Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın Kendi yolunda çalışanlar için
hazırladığı ecir ve sevapta,
- Nusret [Zafer] ve Temkine [Yeryüzüne Hâkim Kılma] ilişkin ilâhî
vaatte,
- Fikrinin yüksekliğinde,
- Projesinin kuvvetinde,
- Her zaman ve her mekânda insanın sorunlarını sahih çözümler ile
çözen İslam hükümlerinin azametinde -ki İslam hükümleri geldiği
zaman, insanda değişmeyen içgüdülerin ve uzvî ihtiyaçların tatmini
gibi sâbitleri mükemmel bir şekilde çözmüştür-
- Ve son olarak Hizb ile Ümmet arasında çözülemeyecek şekilde
pekişmiş, kopmayan sapasağlam kuvvet dinamiklerinde -ki Ümmet artık
kendisini kimin temsil edeceğini veya etmeyeceğini, hatta kendisini
kimin temsil ettiğini ayırt edebilecek bir duruma gelmiştir-
saklı olduğunu görmektedir.
Muhakkak ki Hizb’deki bu fikrî güç ve ideolojik sebât, onun
zaptedilmesini veya sökülmesini imkânsız hale getiren bir enerji
kazandırmaktadır. Vakıa bunun en doğru delîlidir. Bundan dolayı
onlar şiddet ve tâkibâtı artırdıkça ve delil ile karşı
koyamayacakları bir fikir taşıyanları tâkip etmeleri gerektiğine
dâir kanaatleri pekiştikçe, sertlik ve dokunulmazlık artacaktır.
“Velâkin bu, Ümmetin değerlerine uzanan vandalist [Güzel ve faydalı
şeyleri amaçsızca ve kötülükle tahrip eden] ellerden başkasını
kirletmeyecektir.”