Hizb-ut Tahrir.org Hizb-ut Tahrir.info Al-Ummah.org
Lübnan Vilâyeti Medya Bürosu

Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini yeryüzünde hakim kılacağını, (geçirdikleri) bu korku durumlarını güvene çevireceğini vaâdetti. Zira onlar yalnız Bana ibadet eder ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir. [Nur 55]



 

Düşünceye Yönelik Tutuklamalar ve Devlet Cephesinin Utanç Verici Suskunluğu,
Bizleri, Ağızları Kapatma Politikasına Asla Boyun Eğdirmeyecektir, Bi-İznillah!

7 Mayıs Cumartesi sabahı, Lübnan’daki Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu üyesi Üstâz Hasen en-Nehhâs’ın serbest kalması üzerine, ailesi ve Sayda kentinin evlatlarından sevenleri bunu kutlama çağrısında bulundular. Ne var ki kimliği belirsiz kişiler tarafından, Sayda’daki Hizb-ut Tahrir şebâbını tehdit eden bir telefonun gelmesi sürpriz oldu. Sevinçlerini alenen gösterirlerken, bazı caddelerde gürültü çıkarmak gibi, ortalığı velveleye vermeleri halinde, âkıbetinin acı olacağı konusunda uyardılar.

Doğrusu bu, şimdiye kadar duyduğumuz en saçma şeydir: Acaba onlar, insânî ve fıtrî hissiyatlarını ifâde etmekten alıkoymak için eşkiyâlar gibi insanların yolunu mu kesmeye çalışıyorlar? Gerçekten bu, saçmalığın daniskasıdır.

Devlet, 07.05.2006 Pazar öğleyin, Hizb-ut Tahrir şebâbından Üstâz Şerîf el-Hallâk’ın adımlarını takip etmesi için karanlığının hayâletlerini gönderdi, onlar da durumundan emin olmak için Sayda’ya babasını ziyârete gitmesine kadar beklediler. Sivil giyimli oldukları halde herhangi bir belge veya yasal evrak ibrâz etmeden babasının evinde iken onu tutukladılar. Bu, Üstâz Şerîf’in üçüncü tutuklanışı idi!

Aslında bizler, devletin bu baskıcı uygulamalarını garipsemiyoruz. Çünkü bu, devletin yıllardır yaptığı bir iştir. Velâkin garibimize giden, devletin ifâde özgürlüğünü koruduğuyla övünmesi, son derece küstah bir şekilde “güvenli devlet” dönemini getirdiğini söylemesi ve insanlara güvenli devlet müjdesini vermesidir! İyi de bu hangi güvenlik?!

Beyrut’taki Münferit Cezâ Yargıcı Üstâz Ziyâd Meknâ, 29.12.2005 tarihinde, aleyhlerinde dâvâ açılan, aralarında Üstâz Şerîf el-Hallâk’ın da bulunduğu Hizb-ut Tahrir şebâbından üç kişi hakkında verdiği vicâhî hükümde şöyle dedi: “Cezâ Kânunu’nun 338 ve 770 sayılı maddelerine istinâden, bu iki madde kapsamındaki suç unsurlarının bulunmamasından dolayı bu kişiler hakkında verilmiş cezâların iptaline…” Yargıçların hükümlerine aykırı davranan ve bu hükümleri gece-gündüz çiğneyen bu devlete biz ne diyelim?! Üzerine kurulu olduklarını iddia ettikleri halde, pervasızca ayaklar altına aldıkları devlet kurumlarını koruma propagandasının sorgulanması gerekmez mi?

Durum, artık susulması uygun olmayan bir boyuta ulaşmıştır. Herkesi özellikle de kanaat önderleri ile kamuoyunun işleriyle uğraşanların, her ne kadar kendi kendini ifşâ etmiş olsa da bu uygulamaları ifşâ etmelerini istiyoruz. Zaten bunları engelleme sorumluluğu kendilerine aittir. Güpegündüz insanların gururlarıyla oynamalarına rağmen kendilerini sorgulayacak kimsenin olmaması bu adamları, insanların güvenliğini tehdide cüret ettirmektedir.

Öte yandan bir grup yargıç, Hizb-ut Tahrir şebâbının yargılanmalarını men eden, kanaatleri birbirleriyle örtüşen çok sayıda hüküm vermişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır: 20.08.2001 tarihinde Beyrut’taki Soruşturma Yargıcı Joselin Sâbit, 23.08.2003 tarihinde el-Bika’a’daki Soruşturma Yargıcı, Başkan Subuh Suleymân, yine 16.06.2005 tarihinde Beyrut’taki Münferit Cezâ Yargıcı Hânî el-Haccâr ve 20.08.2005’te de el-Bika’a’daki Soruşturma Yargıcı, Başkan Tony Meşlub.

Bu hükümlerden bazıları, Hizb öğrenmediği ve haberdâr olmadığı halde verilmiştir. O halde, İçişleri Bakanlığı, siyâsî partilere faaliyetlerini yürütme izni veren bu kararları kendi resmî evrak dosyalarına kaydettikten sonra devlet için bir bahane kalmış mıdır? Bunun yanı sıra her zaman şunu da vurgulamaktayız; İslam Dâveti’ni taşımak şer’an vâciptir ve dâvetin taşımasını üstlenmeyi, herhangi bir izne veya ruhsata bağımlı kılmak câiz değildir. Çünkü bu, Allah’ın Müslümanlara emrettiği bir farzdır. Dolayısıyla Müslüman bunu, herhangi bir taraftan herhangi bir ruhsat veya izin almaksızın Allah’a itaat amacıyla yapar.

Üstelik Hizb, gücünün dinamiklerinin;

- Aklî sâbitlere dayalı köklü ‘Akîdesini taşımasında -ki ‘Akîde, değişim enerjilerini ve itici sahih kalkınma güçlerini bünyesinde barındırmaktadır-

- Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın Kendi yolunda çalışanlar için hazırladığı ecir ve sevapta,

- Nusret [Zafer] ve Temkine [Yeryüzüne Hâkim Kılma] ilişkin ilâhî vaatte,

- Fikrinin yüksekliğinde,

- Projesinin kuvvetinde,

- Her zaman ve her mekânda insanın sorunlarını sahih çözümler ile çözen İslam hükümlerinin azametinde -ki İslam hükümleri geldiği zaman, insanda değişmeyen içgüdülerin ve uzvî ihtiyaçların tatmini gibi sâbitleri mükemmel bir şekilde çözmüştür-

- Ve son olarak Hizb ile Ümmet arasında çözülemeyecek şekilde pekişmiş, kopmayan sapasağlam kuvvet dinamiklerinde -ki Ümmet artık kendisini kimin temsil edeceğini veya etmeyeceğini, hatta kendisini kimin temsil ettiğini ayırt edebilecek bir duruma gelmiştir-

saklı olduğunu görmektedir.

Muhakkak ki Hizb’deki bu fikrî güç ve ideolojik sebât, onun zaptedilmesini veya sökülmesini imkânsız hale getiren bir enerji kazandırmaktadır. Vakıa bunun en doğru delîlidir. Bundan dolayı onlar şiddet ve tâkibâtı artırdıkça ve delil ile karşı koyamayacakları bir fikir taşıyanları tâkip etmeleri gerektiğine dâir kanaatleri pekiştikçe, sertlik ve dokunulmazlık artacaktır. “Velâkin bu, Ümmetin değerlerine uzanan vandalist [Güzel ve faydalı şeyleri amaçsızca ve kötülükle tahrip eden] ellerden başkasını kirletmeyecektir.”

 

 HİZB-UT TAHRİR
 Lübnan Vilâyeti Medya Bürosu

Telefon: 03 – 77 67 92 veya 03 – 09 44 04

H. 10 Rabi’-us Sânî 1427
M. 08 Mayıs 2006