Kerîm Kardeşler,
Es-Selâmu ‘Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,
Bu mektup, Allah’ın izniyle hak bir sözdür. Bununla size yöneliyoruz
ki bu Mübârek ve tertemiz toprak, Filistin uğrunda ihlas ve sadâkat
ile çalışanlar için yollar aydınlansın. Bilhassa bu konferansınız,
her Müslümanın kalbini ferahlatan bir atmosferde, azîm ve azîz bir
hâdisenin, “İnsanları Rabblerinin izniyle Karanlıklardan Aydınlığa,
‘Azîz ve Hamîd olan Allah’ın yoluna çıkartan” muhteşem bir
hâdisenin, sizin de İsrâsı ve Mi’râc’ı adına toplandığınız
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sahbihi ve
Sellem]’in kutlu doğumunun anıldığı bir sırada düzenlenmektedir.
Salâvâtullahi ve Selâmuhu ‘Aleyhi ve ‘Alâ Âlihi ve Sahbihi Ecma’în…
Ey Kerîm Kardeşler!
İsterdik ki bu konferans sadece Kudüs adına değil Filistin adına,
tüm Filistin adına düzenlensin ki bu şekilde kalplerinde hastalık
bulunanlar için hiçbir açık kapı bulunmasın. Nitekim onlar meseleyi
sadece Kudüs ile ilgili hale getirip Filistin’in diğer parçalarına
suskun kalmaktadırlar. Doğrudur, Kudüs Filistin’in en bâriz
konusudur ve lüğatte parçayı zikredip bütünü kastetmek câizdir.
Fakat biz, kötü tuzaklara yol açabilecek tüm gedikleri dâima tıkamak
isteriz.
Oysa kötü tuzak, sahibinden başkasını kuşatmaz. [Fâtır 43]
Binâenaleyh bir Filistin, bütün bir Filistin konferansı olması
itibariyle bu mektubumuz ile konferansınıza hitap ediyoruz. Muhakkak
ki Kudüs Filistin’in çarpan kalbidir. Filistinsiz bir Kudüs olamaz,
Kudüssüz bir Filistin de olamaz. Her Müslüman için… Allah’a ve
Âhiret Günü’ne îmân eden… Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve
Muhammed [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in Allah’ın Rasulü olduğuna
şâhitlik eden…
Bizler farkındayız ki Ey Kardeşler, Filistin ve onun çarpan
kalbi Kudüs, seslerini yükselten coşkun konuşmacıların Filistin’e
duydukları özlemle çevrelerine haykırdıkları bir konferans ile asla
geri alınamaz. Zîra bu şekilde egemenliği ve otoritesi bulunan tek
bir karış bile geri alınamaz. Bunun için ancak bir Halîfe’nin
sayhâsına ihtiyaç vardır. Öyle bir Halîfe ki dosdoğru ve adâletli...
Kendisiyle korunulan ve ardında savaşılan… Hakkın sayhâsı ile ileri
atılan İslam ordularını Filistin’e doğru koşturan… Yahudi varlığına,
kelimelerin seslerinden önce kılıçların şakırtısını işittiren…
Yine de bu mektubu size göndermeye karar verdik. Umulur ki
içerisindeki kelimeler basîretlerinizi açar da Yahudi varlığını yok
etmek ve Filistin’i tastamam Diyâr-ul İslam’a döndürmek üzere
sizleri hak yolu tutmaya sevk eder.
Kerîm Kardeşler!
Filistin Müslümanların tarihinde; Allah [Subhânehu ve Te’alâ’nın
Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-il Harâm'dan, çevresini mübârek
kıldığımız Mescid-il ‘Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan
münezzehtir. [el-İsrâ’ 1] ayetinde belirtildiği üzere, Rasülü’nü
el-Mescid-il Harâm’dan el-Mescid-il ‘Aksâ’ya geceleyin yürüterek
Beyt-ul Harâm’ını tek bir bağ ile bağlayıp orasını mübârek tertemiz
bir toprak kıldığı günden beri bir inci olarak başlamıştır. Allah
[Subhânehu ve Te’alâ] Hicretten on altı ay sonra Kâ’be-i
Müşerrafe’yi Müslümanların ikinci kıblesi yapıp oraya döndürmeden
önce Beyt-ul Makdis’i Müslümanların ilk kıblesi yaparak
Müslümanların kalplerini Filistin’e bağlamıştır. Yine Filistin
ikinci Halîfe ‘Umer İbn-ul Hattâb zamanında Hicrî 15. yılda
fethedilip henüz İslam’ın Sultası altına girmeden ve Seferanos
tarafından Halîfeye teslim edilmeden önce, Hıristiyanların talebi
üzerine, “Yahudilerin Filistin’de yaşamalarına izin verilmeyeceğini
ifade eden” ve “el-‘Umeriyye Ahitnâmesi” denilen meşhur
ahitnâmeyi ona vermiştir.
Filistin fethedilmeden önce de sonra da Müslümanların tarihinde bir
inci ve Müslümanların beldeleri içerisinde ağırlık merkezi olan bir
yerdi. Her ne zaman saldırıya uğradıysa saldırganların gücü ne
olursa olsun yerle bir edildiler. Dolayısıyla Haçlılar ve Tatarlar
(Moğollar) için bir mezar olduğu gibi Allah’ın izniyle Allah’ın
düşmanları Yahudiler için de bir mezar olacaktır. Filistin’de
Moğollara ve Haçlılara karşı [Hıttıyn (H. 583 - M. 1187), Ayn Calut
(H. 658 - M. 1260)] aralıksız savaşlar yapılmıştır. Ve yine Allah’ın
izniyle bu savaşları, Filistin’in saf ve tertemiz bir şekilde tekrar
İslam diyarı olması için Yahudilerle yapılacak aralıksız savaşlar
takip edecektir.
Filistin devletlerarası bir sorun olarak geçen yüzyılda Osmanlı
Halîfesi ‘AbdulHamîd zamanından beri hareketlenmeye başladı. Zîra o
dönemde Yahudi liderleri Filistin’de kendileri için tutunacak bir
yer edinmek üzere Kâfir devletlerle özellikle de İngiltere ile
dayanışma çabası içerisinde idiler. Bu amaçla Osmanlı Hilâfet
Devleti’nin içerisinde bulunduğu ekonomik krizden faydalanmaya
çalıştılar. Bu dönemde M. 1901 yılında Yahudilerin liderlerinden
Hertzl Osmanlı’nın dış borçlarını ödeme maksadıyla büyük miktarda
para teklifinde bulundu. Halîfe onun bu teklifini kabul etmedi.
Nitekim Halîfe’nin meşhur sözü şöyle idi: “Doktor Hertzl’e bu
konuda ciddi adımlar atmamasını nasihat ediniz. Zira ben Filistin
toprağının bir karışından dahi vazgeçemem… Orası benim şahsi mülküm
değildir… Bilakis İslam Ümmeti’nin mülküdür. Halkım bu topraklar
uğrunda Cihâd etti ve orayı kanlarıyla suladı… Yahudilerin
milyonları kendilerine kalsın… Eğer bir gün Hilâfet Devleti
parçalanacak olursa işte o gün, onlar Filistin’i bedelsiz
alabilirler. Ancak ben hayatta olduğum müddetçe, Filistin’in Hilâfet
Devleti’nden koparıldığını görmektense bedenimin lime lime
koparılmasını tercih ederim. -ki bu olmayacak bir iştir.- Biz
hayatta kaldığımız müddetçe ise cesetlerimize neşter vurulmasına
asla razı olmam.” Allah [Subhânehu ve Te’alâ] O’na rahmet
etsin, Sultan’ın tahmin doğru çıkmıştır. Hilâfet Hicrî 28
Receb 1342 / Mîlâdî 3 Mart 1924 günü yıkıldıktan sonra, Yahudilerin
Filistin’i işgâl etmelerine hatta Filistin dışına bile egemen
olmalarına olanak tanıyarak Kâfir sömürgecilerin emirleri uygulayan
ajan yöneticiler Müslümanların topraklarına yerleştiler.
Ey Kardeşler!
Bozguncu bu kokuşmuş tohum, Sömürgeci Kâfirlerin, özellikle
Amerika’nın ve Yahudilerin Müslümanların beldelerindeki, bilhassa
Filistin’in çevresindeki yöneticilerin yardımlarıyla attıkları ilk
adım idi. Diyoruz ki bu adım atılan ilk adımdır: Filistin’in büyük
bölümünün gasp edilmesi ve içerisinde Yahudi varlığının kurulması!
Bu, Filistin’in, bu tertemiz Mübârek toprakların mâruz kaldığı
dehşet verici tehlikelerin ilk adımı idi.
Bunu izleyen adımlar da kezâ tehlikeli idi. Herhangi bir tehlike
değil, bilakis tehlikenin en şiddetlisi idi! Bu da Yahudi varlığı
Filistin’de rahatlık ve güvenlik içerisinde yerleşsin diye
Müslümanlar, özel olarak Araplar, daha özel olarak bizzat Filistin
halkı tarafından Yahudi varlığının tanınmasına çalışılması idi.
Gerçek şu ki Sömürgeci Kâfirler, Haçlı Savaşları’ndan hiç
unutamayacakları bir ders öğrendiler. Gördüler ki Avrupa’nın tamamı,
krallarını, halklarını ve askerlerini Haçlı sloganı etrafında
toparlayarak hazırlandıkları büyük bir saldırganlık ile Müslüman
beldelerin kalbine, Filistin’e saldırdılar ve eş-Şâm beldelerinin
birçok kesimlerini işgâl ettiler, lâkin bir meydan bulup
yerleşemediler. O bölgelerin halkları onları tanımadılar ve onlara
karşı savaşlarını yaklaşık iki yüz yıl boyunca sürdürdüler. Sonra
onları köklerinden söküp attılar, rezil ve zelîl bir halde, alçaklık
ve utanç içinde, hem de Filistin’de bir meydan bulup yerleşmelerine
imkân vermeksizin hepsini kovdular. Dolayısıyla Kâfir buradan anladı
ki Müslümanların beldelerinin işgâli, bölge halkı tarafından
tanınmayan yabancı bir cisim bırakmışsa, ne kadar uzun sürerse
sürsün bu işgâl er yada geç mutlaka bitmiştir, bitecektir. Nitekim
Haçlılar, Filistin’den sökülüp çıkarılmış, en kötü bir kovulma ile
kovulmuşlardır. Hem de iki yüz yıl sonra! Yani nice nesillerden
sonra! Bu dersi, hem Kâfir Sömürgeciler hem de Yahudiler gâyet iyi
öğrendiler. Öğrendiler ki Müslümanların topraklarını zorla işgâl
etmek, kesinlikle işgâlcilere güven de, güvenlik de, rahatlık da,
istikrar da sağlamayacaktır. Böylece kavradılar ki önemli olan,
Müslümanların bir ülkesini işgâl etmek değil, tam aksine oraya
yerleşmektir. Oraya yerleşmelerinin yolu da kendilerini bölgede
kabul ettirmeleri ve bölge halkı tarafından bu işgâllerinin
tanınmasıdır.
Buradan peşi sıra gelen adımların ilki olan 1949’daki ateşkes
anlaşmaları, âdeta Filistin gaspçısının tanınması mesâbesinde idi.
Çünkü onunla herhangi bir anlaşma imzalamak zımnen onu tanımak
demekti. Sonra diğer adımları, Yahudi varlığı ile Müslümanların
başındaki yöneticiler arasında düzenlenen gizli ve yarı-gizli
toplantılar takip etti. Tâ ki bu yöneticiler tarafından Filistin
Kurtuluş Örgütü’nün [FKÖ] kurulmasına karar verilip ona, -kendi
başlarına yüklenemedikleri- Filistin’deki Yahudi varlığını tanıma
misyonu yükleninceye kadar…
Ardından süreç, bazen âni bazen uydurma bazen de kışkırtma savaşları
şeklinde hızla başlatıldı ki her birini, öncekinden çok daha kötü
tâvizler izledi. Her defasında Yahudiler karşısında hezîmete
uğrandı. Bazen yöneticilerin gafletlerinden, bazen zilzurna
sarhoşluklarından, bazen de entrikalarından ve dehşet verici
ihânetlerinden dolayı!... 1956, 1967, 1973 ve 1982 savaşlarında hep
böyle oldu. Sonra da kalkıp Yahudi varlığını gerçekte olduğundan
daha büyük ve daha güçlü gösterdiler. Öyle ki şu şarkıyı dillerine
dolar oldular!
1948’deki Bağımsızlık Savaşı’nda yedi orduyu yendik,
Altı günde, hatta altı saatte altı orduyu ezdik,
Arapların en güçlü iki ordusunu hezîmete uğrattıktan sonra,
Kahire-Süveyş yolundaki 101 inci km.’ye ve Golan Tepeleri’ne
yerleştik,
Beyrut’un dibine dalıp FKÖ’yü titrettik…
İşte bu, Yahudi varlığının zaferleri için mırıldandığı şarkısıydı!
Kâfir Sömürgecilerin yardımları ve Müslümanların başındaki ajan
yöneticilerin ihânetleri olmasaydı, kendi başlarına asla elde
edemeyecekleri zaferler için!... Çünkü Yahudiler dürüstçe savaşmaya
asla cesâret edemezler. Nitekim onlar aynen Allah [Subhânehu ve
Te’alâ]’nın kendilerini tanımladığı gibidirler:
Eğer onlar (o yahudiler) sizinle savaşacak olsalar, size arkalarını
dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine zafer de verilmez! [Âl-i
‘İmrân 111]
Onlar bu savaşlarda arkalarını dönüp kaçmadıysalar, demek ki bunlar,
kendileri ile bu yöneticiler arasında dürüstçe yapılmış savaşlar
olamaz. Demek ki bu ancak apaçık bir komplo ve onlar karşısında göz
göre göre geri çekilmedir!
Nihâyetinde her savaş ardında daha fazla tâviz bıraktı:
1956’dan sonra Ğazze Şeridi Yahudi işgâli altına girdi.
1967’den sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, 1948
Filistini’ndeki Yahudi varlığı için ilk resmî tanıma olan 242 sayılı
kararı geldi. Böylece mesele 1967 işgâli meselesine dönüştü ve bu
durum, yöneticiler tarafından hiç çekinilmeden açıkça dile getirilir
oldu.
1973’ten sonra daha şerîr kararlar eklendi. Bunlardan 338 ve 339
sayılı kararlar, nihâî olarak “İsrail”i evirip çevirmeden Filistin
üzerinde bir devlet olarak vurguluyordu. Arap yöneticilerin ondan
bekledikleri en üst talep ise, 1967’de işgâl ettiği topraklardan
geri çekilmesinden ve onunla barış ve güven içerisinde yaşamaktan
öte geçmiyordu.
1982’den sonra ise FKÖ lideri ile imzalanan Maklowsky Belgesi geldi.
Buna göre FKÖ, Birleşmiş Milletler’in Filistin’e ilişkin kararlarını
alenen tanıyor, “İsrail” devleti sarîh bir biçimde ifade ediliyordu.
Sonra Yahudi varlığını açıkça tanıma, insanların kendisiyle “Bunlar,
Birleşmiş Milletler’in uluslararası kararlarıdır” denilerek
aldatıldığı Birleşmiş Milletler örtüsü altında olmaksızın ikili
anlaşmalar ile başladı. Bugün ise artık ar damarları çatlamış,
kusurlarını gizlemek için dut yaprağına bile ihtiyaç duymaz
olmuşlardır. 1977’deki Camp David Anlaşması ile FKÖ’nün “İsrail”
devletinin yanına bir Filistin “devleti” kurmayı benimsediği ve
Filistin’in nihâî kurtuluşunu göz göre göre yerin dibine geçiren
1988’deki Cezâyir Zirvesi işte böyleydi. 1991’de ise Madrid
Konferansı geldi. Orada çevre ülkelerin yöneticileri bir araya
geldiler: Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, FKÖ ve Yahudi varlığı! Bu da
sözkonusu ülkelerin Yahudi varlığını topluca tanıdıklarının îlânı
idi! Ardından 1993’te I. Oslo ve 1994’te II. Oslo / Ğazze-Eriha
anlaşmaları geldi ki bunlar ile de Yahudi varlığının tanınması
takdis edildi! Geriye Sömürgeci Kâfirler ile Yahudilerin rüyalarında
bile göremeyecekleri tek bir şey kaldı ki bu, Filistin halkının
kendi topraklarının Yahudilerce gasp edilmesini tanımaları ve bu
işgâl edilmiş topraklar üzerinde bir devletçik kurmayı kabul
etmeleridir. Pekâlâ, ne karşılığında? Yahudilerin 1967’de işgâl
ettikleri kesimlerden geri çekilme olasılığı karşılığında! Hem de
Filistin halkının bir devleti veya yarı-devleti olsun, Filistin’in
bir parçasında, sadece küçük bir parçasında egemenliği bulunsun
diye!
Sonra tespih “koptu” ve Vâdi ‘Arabe Anlaşması îlân edildi. Ardından
FKÖ ile imzalanan Oslo’nun kardeşleri geldi: Way River, Şarm-uş
Şeyh, Yol Haritası… Suriye’ye gelince; Suriye Yönetimi hem Yahudi
varlığının Golan’dan geri çekilmesini hem de Yahudi varlığını
tanımayı istiyordu. Fakat Yahudi varlığı, Suriye’nin kendisini
-Golan’dan geri çekilmeyi istemeksizin- tanımasını arzuluyor, bu
işinde acele etmemesi gerektiğini görüyordu. Çünkü Golan’ı işgâl
etmiş olduğu halde Suriye’nin Yahudi varlığı ile olan cephesi gâyet
sâkin idi. Ne bir direniş ne de bir savaş vardı! Yani Suriye ile bir
anlaşma yapmak için tutuşan, bizzat Yahudi varlığı idi, Suriye
Yönetimi değil! Nitekim bu Yönetim, kendisinden önce anlaşanların
anlaşmaları gibi bir anlaşma istiyordu. Tıpkı Mısır ve Ürdün ile
yapılan anlaşmalar gibi… Bu, ister aynen Mısır ile yapıldığı gibi
hem Yahudiler çekilsin hem de Suriye Ordusu onların çekildikleri
yerlere hâkimiyetten men edilsin, isterse aynen Ürdün ile yapıldığı
gibi, hem Yahudiler şeklî olarak çekilsin hem de onların
çekildikleri yerler onlara “kiralansın”, fark etmezdi. Kaldı ki bu
kez onlar, hem Golan’dan hiç çekilmeyerek hem de herhangi bir
şekilde Suriye Yönetimi’nin yüzsuyunu koruyarak Suriye ile anlaşmak
istemektedirler.
Yahudi varlığının Arap devletleri tarafından tanınması işte böylece
tamamlanıyordu. Hatta Filistin sınırlarının ötesindekiler tarafından
bile!.. Bu da 2002’deki Beyrut Zirvesi’nden sonra oldu. Orada Zirve,
Araplar nezdinde meseleyi alenen ve apaçık olarak “1967’de işgâl
edilen topraklar” haline getiren ve 1948’de işgâl edilen toprakları
da “İsrail” devleti olarak benimseyen girişimini îlan etti. Hem
Filistin’deki hakları tümüyle heder ettiklerini îlân ediyorlar, hem
de Beyrut’taki bu zirvelerini “Arap Hakları Zirvesi” olarak
adlandırıyorlardı!
Diğer taraftan Amerika, Avrupa ve Yahudi varlığı dikkat çekici bir
noktaya kesildiler: Yahudi varlığını tanıyanlar, ister devlet
isterse örgüt bazında olsun, laik sloganları yükselten varlıklar
idi. Oysa İslâmî şiarları yükseltenler Yahudi varlığını hâlâ
tanımıyorlardı. Dolayısıyla bunun Yahudi varlığı için bir “baş
ağrısı” haline gelebileceğinden korktular. Böylece “İslâmî
Hareketler”in Yahudi varlığını, “Ilımlı İslam” adı altında
tanımalarını sağlayacak plânlar hazırlamaya başladılar. Ama nasıl?
Akıllarına şeytânî, iğrenç bir fikir geldi. Ilımlılar diye
tanımladıkları kesimlerin, mevcut yönetimlerin kurumlarında ve
Filistin Otoritesi bünyesinde yer almalarına imkân tanıyacak,
ardından bu “hareketleri” resmî kurumların parçaları haline getirip
muhâlif söylemlerini terk ettireceklerdi. Böylece Allah’ı zikretmek
için değil, tam aksine Yahudiler ile işbirliği yapmak ve
varlıklarını tanımak için yığılıp kalacaklardı.
İşte bunun aracı seçimlerdi! Onlar biliyorlardı ki mevcut
yönetimlerin ve otoritelerin adamlarının bulaştığı yolsuzlukların ve
ifsâdın pis kokusu burunları tıkar hale gelmiş durumdadır ve
dolayısıyla yapılacak herhangi bir seçim, İslam’a dâvet edenlerin,
bu yönetimleri ve cürümlerini yok etmek için değil, tam aksine
onların kurumlarına ve varlıklarına ortak olmak için iş başına
gelmelerine yol açacaktır. İşte olay budur! Onlar, Mısır’da ve diğer
bazı ülkelerde olduğu gibi “Ilımlı İslam”ı mevcut yönetimlerin
kurumlarına sokmuşlardır. Çok daha şiddetli ve alçakla olan şey ise,
Yahudi işgâlinin gölgesinde, onları izniyle ve Amerika ile
Avrupa’nın yoğun gözlemleri altında düzenlenen seçimler yoluyla,
İslam’a dâvet edenleri Yasama Meclisi’ne sokmak ve Oslo Anlaşması’na
dayalı olarak kurulmuş Filistin Otoritesi’nin başına geçirmek üzere
bunu Filistin’de de başarmış olmalarıdır. Böylelikle Müslümanlar,
1967 Filistini’ne çağırır olacaklar, 1948 Filistini’ne değil!..
Cürüm sadece 1948 toprakları üzerindeki Yahudi varlığını değil,
bilakis 1967 toprakları üzerindeki Yahudi işgâlini de tanımak
olacaktır!
Sözün özü; Filistin’i helâk eden çember, ilk olarak laikler
tarafından çizildi, şimdi de İslamcılar tarafından tamamlanacaktır!
Ey Kardeşler!
Aslolan, bu konferansınızın hak sözü söylemek için olması veya en
azından hak sözü işittirmek için olmasıdır. Dolayısıyla bizim olduğu
kadar “sizlerin de” üzerine düşen; harfleri yerli yerince
oturtmaktır. Zîra bu konferansınız, mübârek bir mesele hakkında,
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in İsrâ’ edip Mi’râc’a
çıktığı mekân hakkındadır. Bu da, filanın hoşlanmamasına veya
falanın kızmasına neden olsa dahi, te’vil etmeye veya evirip
çevirmeye hiç de uygun olmayan bir meseledir. Bilakis gözetilmesi
gereken, Melik-ud Deyyân olan Allah [Subhânehu ve Te’alâ]’nın
öfkelendirilmemesidir. Her Müslümanın görevi; Allah’ı ve Rasulü’nü
râzı etmektir, yoksa Allah ve Rasulü ile savaşanları râzı etmek için
çalışmak değil!..
Öyleyse, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed
[SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in Allah’ın Rasulü olduğuna şâhitlik
her Müslümanın gönlünde taht kuran bu azîz meseleyi nasıl ele
almamız gerekmektedir?
Birincisi: İster küçük ister büyük olsun, Filistin’in herhangi
bir parçası üzerinde Yahudi varlığını tanımak, Allah’a, Rasulü’ne ve
mü’minlere hıyânettir! Nitekim Filistin toprağı Müslümanlar
tarafından kanlarıyla fethedilmiştir. Orada, bir şehidin kanının
akmadığı veya bir süvarinin tozunu kaldırmadığı veya bir mücâhidin
ayak basmadığı tek karış toprak yoktur. O toprak Müslümanların, tüm
Müslümanların toprağıdır. Hiçbir Filistinlinin, hiçbir Arabın veya
hangi ırktan ve renkten olursa olsun hiçbir Müslümanın, onun tek bir
karışından dahi vazgeçmeye hakkı yoktur. Hele onu Kâfirlere dilediği
şekilde satmaya hiç kimsenin hakkı yoktur! Dolayısıyla onun herhangi
bir karışı üzerinde Yahudileri tanımak; Allah’a, Rasulü’ne ve
mü’minlere savaş açmakla eşdeğerdir.
Tanıma, Ey Kardeşler, sadece büyükelçilerin duyurmasıyla olmaz.
Fakat aynı zamanda birtakım başka üslupları da vardır:
1. Yahudi varlığını inşâ eden Sömürgeci Kâfirlere bağlanıp
onlarla işbirliği yapmak, Yahudi varlığını tanımaktır.
2. Filistin otoritesinin veya her hangi başka bir devletin
Yahudi varlığıyla müzakerelerde bulunması veya Yahudi varlığıyla
anlaşma yapması, onu tanımaktır.
3. Meseleyi, “Filistin’in 1948’de işgâli” meselesinden, Yahudi
varlığınca “Batı Şeria ve Ğazze’nin 1967’de işgâli” meselesi
haline dönüştürmek, onu tanımaktır.
4. Yahudi varlığını tanıyan devletlerarası kararları onaylamak,
onu tanımaktır.
5. Filistin’i mültecilere iade edip “İsrail” devletini ortadan
kaldırmak yerine, “İsrail” devleti gölgesinde Filistin’e geri
dönebilsinler diye Mülteciler meselesini insânî bir mesele
haline getirmek, onu tanımaktır.
6. Yahudi varlığının yok edilmesine çağıranların peşine düşüp
tutuklamak, onu tanımaktır.
7. Camp David, Oslo, Vâdi ‘Arabe ve diğer anlaşmaların Allah’a,
Rasulü’ne ve mü’minlere ihânet olduğunu söyleyenlerin peşine
düşüp tutuklamamak, onu tanımaktır.
8. Biri Yahudi varlığı diğeri de Filistin Otoritesi için olmak
üzere Filistin’in iki devlete ayrılmasını kabul etsinler diye
lafı eğip bükerek Filistin halkını uysallaştırmaya, Müslümanları
saptırmaya ve hakikatleri çarpıtmaya yönelik her girişim, onu
tanımaktır.
9. Filistin’de Yahudi varlığının kabulüne yönelik bir referandum
yapılmasına çağırmak, tanımanın zeminini daha az bir utanç ile
oluşturmaktır. Çünkü Yahudi varlığını kabul etmek büyük bir
cürümdür ve şer’an haramdır, hem de çok şiddetli bir haramdır.
Haram ise Şeriate göre haram olarak kalır, bir referandumun
kararına göre değil! Aynen içkinin kabul edilmesi için
referandum olmayacağı gibi!
10. Yahudi ile yapılan herhangi bir ateşkes veya barış
anlaşmasını Hudeybiye Anlaşması gibi göstererek Allah’a ve
Rasulü’ne atılan tüm iftiralar, hem onu tanımaktır, hem de ağır
bir küstahlıktır. Zîra Hudeybiye Barışı ve Yahudiyle yapılan
anlaşmalar arasında muazzam farklar vardır. Şöyle ki:
- Çünkü Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Kâfirler ile
onların toprakları üzerinde anlaşma imzaladı. Üstelik onlar
Müslümanların topraklarını da işgâl etmemişlerdi. Nitekim Mekke
Kâfirlerinin kendi toprakları üzerinde kendi devletleri vardı ve
Mekke henüz Müslümanlar tarafından fethedilmemişti. Aynen
Müslümanların topraklarını işgâl etmeyen, meselâ, Venezüella ile
anlaşma imzalamak gibi idi.
- Çünkü Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] onlarla savaş
durumu sona erinceye kadar Kureyş ile anlaşma imzalamadı.
Üstelik imzalanan anlaşma da, belirli bir süre ile sınırlı idi.
- Çünkü Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Rasul’e karşı
savaşlarında Hayber Yahudilerini desteklemekten
uzaklaştırabilmek için onlarla bir anlaşma imzaladı. Nitekim o
Yahudiler Rasul’e ve Müslümanlara karşı oldukça azgın bir
düşmanlık güdüyorlardı. İşte bundan dolayı Rasulullah
[SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Hudeybiye Barışı’ndan döner
dönmez, Hayber Yahudileri ile savaşmaya yöneldi.
- Çünkü Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Araplar
üzerinde hegemonyası bulunan Kureyş ile bir anlaşma imzaladı ki
Müslümanların varlığı tanınabilsin. Bu da diğer Arap
kabilelerinin İslam’ı kabul etmeleri önündeki engellerin yok
olmasını sağlıyordu.
Üstelik bu, belirli bir müddet ile sınırlandırılmış bir barış
anlaşması idi ve Kâfirler ile yapılan savaşı da sona erdirmiyordu.
Bilakis İslâmî Devlet’in Arap Yarımadası’ndaki îtibârının
yükselmesine, Hayber’deki Yahudilerin kökünün kazınmasına ve
Kureyş’ten çekinen diğer Arap kabilelerinin İslam’ı benimsemeleri
önündeki engellerin kaldırılmasına imkân tanıyordu. Dahası bu,
Kâfirler ile onları toprakları üzerinde yapılmış bir anlaşma idi,
yoksa bizim gaspedilmiş topraklarımız üzerinde kurulmuş gaspçı bir
varlık ile yapılmış değildi! Onu bunu bırakalım, her şeyden önce bu,
Allah’ın vahyi ile gerçekleşiyor ve bunu, “Allah’tan bir zafer ve
apaçık bir fetih” olarak tanımlıyordu.
Müslümanların işgâl edilmiş toprakları üzerinde Yahudilerin ikrâr
edilmesi, bunun neresinde var? Hem de hangi toprak üzerinde? Mübârek
bir toprak üzerinde?! Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in
İsrâ’ ve Mi’râc yaptığı toprak üzerinde?! İki kıblenin [Mescid-il
‘Aksâ ve Mescid-il Harâm] ilkinin bulunduğu toprak üzerinde? Özel
olarak ziyâret edilebilecek harameynin [Mescid-il Harâm, Mescid-in
Nebevî ve Mescid-i ‘Aksâ] üçüncüsünün bulunduğu topraklar üzerinde?!
İkincisi: Muhakkak ki bu meselenin çözümü, iki gözü olan herkes
için apaçık ortadadır. Bu da Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve
Filistin’i bir bütün olarak Diyâr-ul İslâm’a iade etmektir. Tek
çözüm budur, başka bir şey değil! Nitekim Allah [Subhânehu ve
Te’alâ] şöyle buyurmaktadır:
Sizi çıkarttıkları yerden siz de onları çıkartın! [el-Bakara
191]
Dolayısıyla her kim Müslümanları topraklarından çıkartırsa, işgâl
ettiği bu topraklardan çıkartılması kaçınılmazdır. Bu konuda hiçbir
uzlaşma veya ara çözüm olamaz! İçerisinde hiçbir parçalanma da kabul
edilmez! Aksine her hâlukârda işgâlcilerin çıkartılması olmazsa
olmazdır. Bu da varlıklarının yok edilmesi ve Filistin’in bir bütün
olarak Diyâr-ul İslâm’a iade edilmesi demektir.
Bazıları şöyle diyebilirler: “Yahudi varlığını yok etmek mümkün
müdür?”
Böyle diyene şöyle deriz: Evet, şüphesiz böyle bir imkân vardır.
Nitekim Allah’ın Kitâbı, Rasulü [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in
Sünneti ve içerisinde yaşadığımız fiilî vakıa bunu te’kid
etmektedir.
Allah’ın Kitâbı’na gelince; Allah [Subhânehu ve Te’alâ] Yahudiler
hakkında şöyle buyurmaktadır:
Onlar size eziyetten başka hiçbir zarar veremezler. Eğer onlar
sizinle savaşacak olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra
kendilerine zafer de verilmez! [Âl-i ‘İmrân 111]
Dolayısıyla gereken, Müslümanların Yahudiler ile savaşmasıdır.
“Savaş” diyoruz, “Savaş Tiyatrosu” değil!
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in hadisine gelince;
‘Aleyhi’s Salâtu ve’s Selâm şöyle buyurmaktadır:
Yahudiler ile mutlaka savaşacaksınız ve onları mutlaka
öldüreceksiniz. O kadar ki ağaç ve taş şöyle diyecek: “Ey Müslüman,
Ey Allah’ın kulu! İşte şu arkamdaki Yahudidir, haydi gel de onu
öldür!” Ancak Ğarkad (ağacı) müstesnâ. Çünkü o Yahudilerin
ağaçlarındandır.
Bu da göstermektedir ki öldürülenlerin fazlalığından duydukları
korku, Yahudilerin kalplerini öylesine dolduracak ki onlardan biri
hem ağacın veya taşın arkasına saklanacak, hem de o ağacın veya
taşın kendisini Müslüman askerlere ihbâr edeceğini zannedecektir.
İşte bu yüzden Yahudiler yalnızca, kutsadıkları Ğarkad ağaçlarının
arkasında saklanarak kendilerini güvende hissedeceklerdir. Tüm
bunlar Yahudilerin uğrayacağı muazzam hezîmetin müthiş şiddetini
gözler önüne sermektedir.
Fiilî vakıaya gelince; Filistinli gençler ve çocuklar ile iyi
donanımlı Yahudi askerleri arasında geçen kahramanca çatışmalara
daha bugünden şâhit olmuyor muyuz? Onlar tanklarından inip
Filistinli gençlerin karşısına çıkmaktan bile korkmaktadırlar!
Sonra kışlalarına kapatılmış Müslümanların bu muazzam orduları,
Allah yolunda savaşmanın ve şehîd olarak Cennete kavuşmanın
özlemiyle tutuşmaktadırlar. Yazıktır ki bugün onlar, yöneticileri
tarafından kardeşlerinin imdâdına koşmaktan men edilmişlerdir.
Buna ilâveten, öyle bir Ümmet vardır ki Allah yolunda Filistin’e
doğru harekete geçtikleri zaman bu orduları desteklemek için
birbirleriyle yarışacaklardır.
Allah [Subhânehu ve Te’alâ] vaad etmiştir ki Yahudiler hiçbir
savaşta muzaffer olamayacaklardır.
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] müjdelemiştir ki Yahudiler
ile mutlaka savaşacağız ve onlara mutlaka ğâlib geleceğiz.
Müslümanların muazzam orduları vardır,
Savaştıklarında bu orduların yanı başında yardımını esirgemeyecek
bir Ümmet vardır,
Ve Korku, Yahudiler arasında en üst şiddetine ulaşacak ve onları
asla bırakmayacaktır,
Tüm bunlar mevcut iken Yahudi varlığının yok edilmesi mümkün değil
midir? Allah’ın izniyle, hiç şüphesiz mümkündür.
Farzedelim ki bugün böyle bir imkân yok! O halde en azından
Yahudiler ile aramızda süregelen savaş hâlini korumamız
kaçınılmazdır. Hem de hiçbir müzâkere veya görüşme yapmadan yada onu
tanımaya asla yanaşmadan! Tâ ki Filistin’in süvârileri, Müslümanlara
ait Nübüvvet Minhâcı üzere Hilâfet Devleti’nin gölgesine girinceye
kadar… Ki izzetlerini yeniden kazansınlar, Yahudi varlığının yok
olacağına ve Filistin’in Diyâr-ul İslâm’a dâhil olacağına dâir
Allah’ın vaadi ve Rasulü [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in müjdesi
parlak bir hakîkat olarak yükselsin!
Şu durumda eğer bu nesil Filistin’i kurtarmayı beceremiyorsa, en
azından bu meseleyi gelecek nesillere hakkıyla teslim edebilsin! Ne
onun tek bir karışını Yahudilere satsın ne de teslim etsin! Muhakkak
ki bu Ümmet hiçbir zaman erkeklerden mahrum olmayacak, içerisindeki
hayır Kıyâmete kadar var olacaktır.
Ey Kardeşler!
İşte size bu mektubumuz ile hitap ettik. Size karşı dosdoğru ve
apaçık olarak, Allah’a, Rasulü’ne, mü’minlere, bu Mübârek Filistin
beldesine, Kudüs’e ve es-Sâdik-ul Emîn olan Rasulullah [SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem]’in İsrâ ve Mi’râc ettiği bu toprağa karşı samimi
ve dürüst olarak…
Mektubumuzu başladığımız âyet ile bitiriyoruz:
Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-il Harâm'dan, çevresini mübarek
kıldığımız Mescid-il ‘Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan
münezzehtir. [el-İsrâ’ 1]
Ve’s Selâmu ‘Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,