Allah [Subhânehu ve Te’alâ] Müslümanların amellerinin
ölçüsünün, şer’î hükümler olmasına hükmetti. Allah [Subhânehu ve
Te’alâ] şöyle buyurdu:
Allah ve Rasulü herhangi bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek
ve mü’mine bir hanım için, o işlerinde hiçbir serbestlik olmaz. Her
kim Allah’a ve Rasulü’ne isyân ederse apaçık bir sapıklık ile
sapıtmış olur. [el-Ahzâb 36]
Dolayısıyla şer’î hükümlere göre Müslüman bir işi ya yapar yada o
işten sakınır. Eğer helâl ise o işi yapar, eğer haram ise o işten
kaçar. Nitekim İslam, Müslümanın saâdet mefhumunu sınırlandırmıştır.
Buna göre Müslüman nezdinde hakiki şuur, hayatındaki gidişâtında
Allah’ın rızâsına ulaşmak için çabalamaktır. Ne zaman ki o,
davranışlarının kendisini Allah’ın rızâsına ulaştıracağına kanaat
ederse, işte o zaman onun için saâdet gerçekleşmiş olur. Allah [Subhânehu
ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ın Zikri [Dîni] ile mutmaîn olur.
[er-Ra’d 28]
Müslümanın ise Allah’ın rızâsına, hayatını şer’î hükümler ile
disipline etmeksizin ulaşamaz. Nitekim Allah [Subhânehu ve Te’alâ]
şöyle buyurmuştur:
De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm (tümüyle)
Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. [el-En’âm 162]
Yine hevâsını, arzularını, Hak olan İslam’a tâbi kılması da gerekir.
Nitekim Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Haktan Sana geleni bırakıp da onların hevâlarına tâbi olma! [el-Mâ’ide
48]
Fakat eğer Müslüman davranışları için şer’î hükümlerden başka bir
ölçü alırsa, ona çarpan musîbetten, sıkıntıdan ve perişanlıktan
başkası olmaz. Nitekim Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle
buyurmuştur:
Her kim de Benim Zikrimden [Dînimden] yüz çevirirse, şüphesiz onun
sıkıntılı bir hayatı olacaktır. [Tâ-Hê 124]
Sahâbe-i Kirâm Efendilerimiz [RadiyAllahu ‘Anhum] bu mefhumu en
güzel bir şekilde kavramışlardı. Zîra onlar, amellerinin tek ölçüsü
olarak şer’î hükümleri benimsemişler, hayatlarını buna göre
sürdürmüşler ve davranışlarını yalnızca bununla disipline
etmişlerdi. Nitekim İmâm el-Buhârî, Annemiz ‘Aişe [RadiyAllahu ‘Anhâ]’dan
şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
Himarlarını [başörtülerini] yakaları üzerine vursunlar (örtsünler).
[en-Nûr 31] âyetini indirdiği zaman, entarilerini yırtıp onunla
örtünmüşlerdi.
Yine İmâm Ahmed İbn-u Hanbel, Rafî’ İbn-u Hadic’in şöyle dediğini
rivâyet etmiştir:
Rasulullah, SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem zamanında araziyi inhikâl
ediyor (kiraya veriyor), üçte bir veya dört bir veya isimlendirilmiş
bir yiyecek karşılığında işliyorduk. Bize bir gün amcazâdelerimden
bir adam (Zuheyr) geldi ve bana dedi ki: “Rasulullah SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem bizi, bizim için faydalı olan bir işten nehyetti.
Muhakkak ki Allah’a ve Rasulü’ne itaat bizim için daha
faydalıdır. Zîra O bizi, araziyi inhikâl edip üçte bir veya
dörtte bir veya isimlendirilmiş bir yiyecek karşılığında işlemekten
nehyetti. Ardın Rabbi, onu ekmemizi veya (kardeşimize bağışlayarak)
ektirmemizi emretti ve onun kiralanmasını ve bundan başka bir
şeklini kerih gördü.”
İşte böylece onlar için saâdet gerçekleşmişti. Onlar ki dünyanın
varlıklarını satıp Allah’ın rızâsını satın almışlardı. İşte
Efendimiz Suheyb [RadiyAllahu ‘Anh] Allah ve Rasulü’ne hicret etmek
uğruna sahip olduğu her şeyini Kureyş’e vermişti. İşte zarîf
delikanlı, Efendimiz Mus’ab [RadiyAllahu ‘Anh]’in, Uhud Ğazvesi’nde
şehid düştüğü zaman örtüleceği bir kefeni bile yoktu. Şiddetli
fakirliğe uğramalarına rağmen onlar fânî dünya hayatın peşine
düşmüyorlardı. Bilakis onların gâyesi, yalnızca Allah’ın rızâsını
kazanmaktı. Nihâyetinde bu gâyeye, Kur’an-il Kerîm’in şu nassı ile
ulaştılar. Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurdu:
Andolsun ki o ağacın altında Sana bey’at ederlerken Allah o
mü’minlerden râzı olmuştur. [el-Fetih 18]
Asırlar boyunca Müslümanlar, amellerinin tek ölçüsü olarak şer’î
hükümleri benimsediler. Böylece dünyanın efendileri oldular, rahmet
ve saâdet dolu bir hayat yaşadılar. Fakat ne zaman ki Hilâfet,
Küfrün kampı ve İngilizin entrikası sonucu İstanbul’da yıkıldı, işte
o zaman İslam’ın Nizamları Müslümanların hayatlarından kayboldu,
yerine de Kapitalist Hadârat ile Demokratik Sistem geçti! Böylelikle
Müslümanların amellerini yönlendiren ölçüler, iki zıt tarafı
anlaştırmak için uzlaşma denilen bir ara çözüm üzerine kurulu
Kapitalist Hadâratın ölçülerinden etkilenir oldu. Bu da neyin doğru
neyin yanlış olduğunu gösteren ölçünün, çoğunluğun görüşü olmasına,
dolayısıyla maddi menfaatin amellerin ölçüsü haline gelmesine ve
saâdet mefhumunun da fiziksel arzuların olabildiğince fazla düzeyde
karşılanması şeklinde sınırlandırılmasına yol açtı.
İslam Nizamlarının Müslümanların hayatından yok olup Kapitalist
Hadâratın ölçülerinin etkisi altında kalması ile birlikte
Müslümanlar, Allah’ın vaad ettiği saâdetten, rahmetten ve izzetten
yoksun sıkıntılı bir hayata mahkum oldular. O kadar ki Müslüman, hak
ile bâtılı ayırt edemez hale geldi, doğru ile yanlışı ayırt edemez
hale geldi, herhangi bir meseleyi bir zaman hak olarak görürken
başka bir zaman bâtıl olarak görür hale geldi!
Daha düne kadar Amerika’nın işlerimize müdâhalesini haksız olarak
görüyorduk, fakat 1990’dan sonra Amerika’nın Kuveyt’i işgâli haklı
görüldü. Yahudilerin Filistin topraklarını işgâl etmesini yanlış
olarak görüyorduk, fakat bugün Yahudiler ile uzlaşma olabileceği
gösterilir oldu. Daha düne kadar bir Müslümana sövülmesini fısk ve
katledilmesini de küfür olarak görüyorduk, fakat bugün Irak’ta
Müslümanları katleden Kâfirlere yardım edilmesini sakıncalı görmez
olduk. Peki ne oldu da böyle oldu? Şer’î hükümler mi değişti de
ölçülerimiz böylece değişmiş oldu? Yoksa, Kapitalist Hadâratın
ölçülerine esîr olup amellerimiz için şer’î hükümleri ölçü almaz mı
olduk? Bizi, çürük bir saâdet arayışı içerisinde bu Kâfirlerin
serâbının peşine düşüren nedir?! Ne var ki Allah [Subhânehu ve
Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu
gibidir. Örümcek (kendisine) bir yuva edinir. Oysa yuvaların en
çürüğü şüphesiz ki örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! [el-‘Ankebut
41]
Her kim bu duruma düşürse, onun sonu ancak bedbahtlıktır, Allah
korusun.
Ey Müslümanlar!
Muhakkak ki şer’î hükümleri amellerin tek ölçüsü olarak benimsemek,
yani Müslümanın amellerinin tamamen şer’î hükümlere uygun hale
gelmesi, Müslümanın sözünü davranışı ile uyumlu hale getirir. Kaldı
ki Rab olarak Allah’a, Nebî ve Rasul olarak Muhammed’e ve Dîn olarak
İslam’a îman eden bir kimsenin, amellerinde Allah’ın emirlerine ve
yasaklarına aykırı davranması câiz değildir. Allah [Subhânehu ve
Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Ey îman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefrete
neden olur. [es-Saff 2-3]
Dolayısıyla Müslümanın davranışlarının sözlerine uygun olması
gerekir ki böylelikle îmanını doğrulamış olsun. Nitekim Allah [Subhânehu
ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasulü’ne dâvet edildikleri
zaman mü’minlerin sözü ancak “İşittik ve İtaat ettik” demeleridir.
İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. [en-Nûr 51]
Kezâ Müslümana düşen, gâyesinin Allah’ın rızâsını kazanmak haline
gelmesidir. Bu da Allah’ın emrettiklerine sarılmak ve
yasakladıklarından da kaçınmak ile olur. Nitekim et-Taberânî, el-Mu’cem-us
Sağîr isimli kitabında Mu’az İbn-u Cebel [RadiyAllahu ‘Anh]’den
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in şöyle buyurduğunu
rivâyet etmiştir:
“Dikkat edin! İslam’ın çarkı, her nereye dönerse Allah’ın
Kitâbı ile birlikte dönmeye devam eder. Dikkat edin! Kitâb ile
Otorite birbirinden ayrılacaktır. Siz sakın Kitâb’dan ayrılmayın!
Dikkat edin! Size hükmeden birçok yöneticiler olacaktır. Eğer onlara
itaat ederseniz sizi saptırırlar ve eğer onlara isyân ederseniz sizi
öldürürler.” Dedi ki: “Ya Rasul Allah! Öyleyse nasıl
yapalım?” Dedi ki: “’İsâ İbn-u Meryem’in Ashâbının yaptığı
gibi yapın! Onlar ki testereler ile doğrandılar ve ağaca
bağlandılar. (Yine de dinlerinden dönmediler.) Şüphesiz ki Allah’a
itaat ile ölmek, Allah ‘Azze ve Celle’ye isyân içinde yaşamaktan
daha hayırlıdır.”
Eğer İslâmî Hilâfet’in yıkılması ile birlikte şer’î hükümler
Müslümanların hayat vâkıasından uzaklaşmasaydı ve Kapitalist
Hadâratın nizamları ile ölçüleri ajan yöneticiler tarafından
üzerlerine dayatılmasaydı, bugün Müslümanlar şer’î hükümlere uygun
bir hayat yaşıyor, hem bu dünyanın hem de Âhiretin saâdetini tadıyor
olacaklardı.
Müslümanların Kapitalist Hadâratın ölçülerinden etkilenmemelerini
sağlamak ve Müslümanlar nezdinde, davranışların İslam’daki ölçüsünü
ve saâdet mefhumunu pekiştirmek için, Kapitalist Küfür
sistemlerinden kurtulmak ve Râşidî Hilâfet’i ikâme ederek
İslâmî Hayatı yeniden başlatmak üzere ihlasla çalışanlar ile
birlikte çalışmamız kaçınılmazdır. O Râşidî Hilâfet ki ancak
İslam’ın nizamlarını tatbik eder, İslam’ın ‘Akîdesini, mefhumlarını
ve ölçülerini korur, Müslümanların gözetimini üstlenip onların
saâdeti için çalışır. İşte Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]
şöyle buyurmuştur:
İmâm [Halîfe] ancak kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla
korunulur. [Sahih-i Muslim]