Ey Müslümanlar!
Yine böyle bir gün, Hicri 1342 yılının 28 Recep, Milâdi 1924 yılının
3 Mart günü, o zaman başını İngiltere’nin çektiği Sömürgeci Kâfir
devletler, Arap ve Türk hâinlerin de yardımlarıyla Hilâfet
Devleti’ni yıkmayı başardılar! İstanbul’daki Hilâfet’in
kaldırıldığı, asrın mücrimi Mustafa Kemâl tarafından îlan edildi.
Sonra Halîfe kuşatma altına alındı ve aynı günün şafağında ülkeden
kovuldu. İngiltere’nin ona verilmesini emrettiği çok ucuz bedel işte
bu idi! Bu fecî cürmüne karşılık Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin
kıytırık başkanlığına atanmasıydı!
Müslümanların beldelerini darmadağın eden bu yıkıcı deprem işte
böyle gerçekleşmiş, Müslümanların izzetinin ve Rablerinin rızâsının
kaynağı olan Hilâfet, işte böyle yıkılmıştı!
Bundan sonra, Ey Müslümanlar! Müslümanların beldelerine
Sömürgeci Kâfirlerin egemenliği yerleşti. Onlar, Müslümanların
topraklarını paramparça ettiler. O kadar çok parçaladılar ki tek bir
devlet iken elli beş küçük devletçik haline getirdiler. Her birinin
başına da kendilerine ajanlık yapan bir yönetici getirdiler.
Kâfirler bir şeyi emredince onlar da hemen emreder, Kâfirler bir
şeyi yasaklayınca onlar da hemen yasaklardı. Kâfirler onlara yönelik
hayâti bir politika belirleyince, -ne kadar tehlikeli ve zararlı
olduğuna bakmadan- ellerinden gelen tüm güçleriyle ve sahip
oldukları tüm imkânlarıyla onu gerçekleştirmeye koşarlardı. İşte
Kâfirler, Hilâfet’in yeniden kurulmasını engellemek üzere o
yöneticileri öylesine diktiler ki İslam’ın ve Müslümanların aleyhine
olan bu iğrenç ve şerir politikalarını uygulamada her zaman ön
saflarda onlar yer alıyorlardı.
Sonra acısı henüz dinmemişken buna korkunç bir diğer deprem daha
eklediler. Böylece Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in
İsrâ’ ve Mi’râc yaptığı mübârek topraklarda yahudilere bir devlet
verdiler ve onu, ayakta kalmasını sağlayacak tüm vesîleler ile
donattılar. Bu vesîlelerden ilki, çevresindeki ajan yöneticilerin
onu koruyarak himâye etmesi oldu! Bu kadarıyla da yetinmediler.
Aksine yine bu yöneticiler, girdikleri her savaşta yahudiler
karşısında hezîmete uğradılar. Böylece onu dâima gerçekte olduğundan
daha büyük ve daha güçlü gösterdiler. İğrenç görüntüsünü gerçekte
olduğundan hep daha farklı yansıttılar! Bu hâin uşaklar, bununla da
yetinmediler. Filistin’den yahudi varlığını -kökünden- söküp atma
düşüncesini ortadan kaldırmak amacıyla ve 1967’de işgâl ettiği
kesimden çekilmesini umarak yahudi varlığıyla müzâkereler başlatmak
suretiyle Allah’a ve Rasulü’ne karşı savaşmak için tüm güçlerini
harcadılar.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, bu defa Amerika,
Batı’nın tahtına ayak ayak üstüne atarak oturmaya başladı. İkinci
Dünya Savaşı’nda Batı dünyasını kurtardığı iddiasıyla, egemenlik
alanlarında Batı’nın vârisi olduğu vehmine kapılarak sömürgeler
üzerinde Avrupa ile çekişmeye başladı. Avrupa ve özellikle
İngiltere, bu hususta ona kolaylıkla teslim olmaya yanaşmadı.
Böylece Müslümanların beldeleri, Sömürgeci Kâfir devletlerin çatışma
alanları haline geldi. Bu durum, Batılı devletler arasında, bilhassa
Amerika ile Sovyetler Birliği arasında çok sıcak çekişmelerin
yaşanmasına da yol açtı.
Başlarındaki hâin yöneticiler yüzünden bu çatışmanın kurbanları hep
Müslümanlar oldu. Müslümanların servet ve egemenlik bakımından tüm
kazançları ve kaynakları ise çatışmadan gâlip çıkan bu devletlerin
ganîmeti oldu. İngiliz güdümlü Avrupa’nın verdiği rahatsızlıkların
da eşlik ettiği uzun süren sıkıntılardan sonra, her iki taraf
arasında devletlerarası siyâsette çıkarların paylaşımına ilişkin bir
uzlaşmaya varılarak mesele halledildi. Sovyetler Birliği’nin
dağılmasından sonra ise Avrupa, Amerika ile rekâbette onun yerini
almaya güç yetiremedi.
Sovyetler Birliği’nin dağılıp Avrupa’nın da Amerika karşısında
güçsüz ve yetersiz kalmasından sonra Amerika, devletlerarası
politikada tek başına daha sağlam bir şekilde hükmeder oldu. Sonra
küstah bir zorbalık onu kuşatır oldu. Böylece her tarafa saldırmaya
başladı. Evvelâ Irak ile İran arasındaki Birinci Körfez Savaşı’nın
ateşini tutuşturdu. Sonra Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak üzere İkinci
Körfez Savaşı’nı başlattı. O zaman Baba Bush’un yaptığı Haçlı
açıklamalar, İslam’a ve Müslümanlara karşı kalplerinin derinlerinde
besledikleri öfkeyi ve nefreti ifşâ etti. Açığa çıkmayıp içlerinde
kalan tüm sırlar, 11 Eylül hâdiselerine kadar aydınlatılmaya ve
sayıklanmaya devam edildi.
11 Eylül’den sonra Amerika dünyada daha arsız, daha yüzsüz ve daha
küstah oldu. “Ya bizimlesiniz ya teröristlerle” diyerek tüm
dünyayı ikiye böldü. Kibirlenerek “Ya Amerika’ya boyun bükersiniz
yada Amerika’nın hışmına ve saldırısına uğrarsınız” demeye
başladı. Böylece Afganistan’da vahşi eylemlere girişti. Ondan sonra
da aynı vahşeti Irak’ta sergiledi. O kadar ki Birleşmiş Milletler’in
tüm yasal formalitelerini ayaklar altına aldı. Bütün devletlerarası
nezâket kurallarını hiçe saydı. Avrupa’yı “Eski ve Yeni” diyerek
alaya aldı. Saldırganlık hırsı onu öylesine sersemletti ki ne
dostunu ne de düşmanını umursuyordu.
Ey Müslümanlar!
Amerika, yabânî orman hayvanlarının bile yapmaktan hâyâ edeceği
birçok vahşi cürümler işledi. Nitekim Afganistan’ın kuzeyinde
bulunan Cangi’deki kale zindanında gerçekleştirdiği cürümler medyada
yayınlandı. Orada tutukluları biraraya toplayıp tüfekler, tanklar ve
uçaklar ile ateş açarak katlettiler. Aynı şeyi Afganistan’daki
Bagram zindanında da yaptılar. Sonra Guantanâmo’da işlenen birçok
cürümün haberleri geldi. Tüm bu haberler, henüz açığa çıkmamış
gerçeklere nazaran oldukça azdır. Buna ilâveten Afganistan’da hâlen
süregelen olaylar; Amerika’nın kötülük ve pislik saçan bir karabatak
olduğunu ve kezâ yeryüzünde fesâdın ve ifsâdın ana kaynağı olduğunu
göstermektedir.
Yine Irak’taki Ebî Ğarîb zindanında ve Felluce’de işlediği cürümler
korkunç bir vahşetti. Evlerin ve nâmusların dokunulmazlığını hiçe
saydılar! İffetli hanımları iğrenç bir şekilde kirlettiler!
Kadın-yaşlı-çocuk demeden herkesi kitlesel olarak katlettiler! Tüm
bu yaşananlar Amerika’nın, insânî bütün sıfatlarını kaybettiğini ve
hayvânî barbarlıkta zirveye ulaştığını göstermektedir.
Hilâfet’in yıkılmasından sonra belâlar, musîbetler ve felâketler
ardı ardına Müslümanların beldeleri üzerine her geçen gün
şiddetlenerek geldi. Zîra o zaman Küfrün başı olan İngiltere,
Hilâfet’in yıkılmasında başrol oynadığı gibi mübârek topraklarda
yahudi varlığının kurulmasında da başrol oynamıştı! Sonra Hind
beldesini Müslümanların yöneticilerinden çekip aldı ve çoğunu Hindu
Kâfirlere hibe etti! Müslümanlara da en küçük ve en çorak kesimleri
verdi. Ardından Müslümanların bedeni üzerinde Keşmir yarasını
kanattı. Halkının çoğu Müslüman olduğu halde Keşmir’in yönetimini
Hindu müşriklerin insâfına terk etti. Keşmir, bu Hindu kâfirlerin
binleri aşan cürümlerinden çok çekti ve hâlen çekmeye devam
etmektedir! Sonra Keşmir, tüm Müslümanların meselesi iken özellikle
Pakistanlıların meselesi haline getirildi. Keşmir için onun
Hinduların egemenliğinden kurtarılmasından başka hiçbir çözüm
olmadığı halde, Pakistan’ın ajan yöneticisi de, Keşmir’in çoğunu
aşağılayıcı, basit bir müzâkere yoluyla Hindistan’a teslim etmeye
râzı olarak Allah’a ve Rasulü’ne alenen savaş açtığını îlan etmeye
başladı!
Sonra yahudi varlığı, Filistin’de en aşağılık bir biçimde cürümler
işledi ve işlemeye devam etmektedir. Cenîn’de işlenen katliam, daha
doğrusu soykırım bunun en açık şâhidiydi. Ne insanlar, ne ağaçlar ne
de taşlar onun cürümlerinden sakınamadı. Kadınları, yaşlıları ve
çocukları vahşice katletti. Evleri başlarına acımasızca yıktı.
Ağaçları kökünden söktü. Ve tüm bunları, bugün Amerika’nın liderlik
ettiği Kâfir Batı’nın desteğiyle yaptı! Onlar Müslümanların
beldeleri üzerinde herhangi bir gücün ortaya çıkmaması uğrunda
hepimize karşı topyekün savaş açtılar. Üstelik Müslümanların
beldelerine bağladıkları halatları da sıkıca bağladılar ki güç
unsurlarına ve özellikle nükleer silahlara asla sahip olamasınlar.
Oysa onlar yahudi varlığının bu silahlara yıllardır sahip olduğunu
gâyet iyi bilmektedirler. Hatta bizzat onlar, yahudileri bu
silahları üretmeye çağırdılar. Herhangi bir baskı veya engellemeye
karşı onu koruma altına aldılar. Oysa aynı vakitte Müslümanların
beldeleri üzerindeki bekçiler gibi gözetleyip duruyorlardı. O kadar
ki barışçıl amaçlar taşıyan nükleer enerji çalışmalarını bile
istismâr ediyorlardı.
Sonra Sovyetler Birliği de Kırım Müslümanlarını darmadağın etti.
Kafkaslar’daki Müslümanların çoğunu acımasızca katletti. Tataristan
Müslümanlarını sürgün ve hapis yoluyla perişan etti. Sovyetler
Birliği’nin vârisi Rusya da Çeçenistan’da vahşi katliamlar işlemeye,
köyleri ve şehirleri yakıp yok etmeye ve “yakılan toprak”
politikasını sürdürmeye devam etti. Bu politikanın pilot bölge
olarak uygulandığı Grozni bunun en yürek parçalayan şâhididir.
Sonra Fransa, Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından Sırplar ve
Hırvatlar gibi Müslümanların da bir devlete sahip olmalarını
engellemek üzere düşmanca bir rol oynadı. Ayrıca geçen asrın ilk
yarısı esnâsında Cezâyir’de oldukça gaddar vahşetlerin fitilini
ateşledi!
Kâfir Batı öyle bir parçalama plânı çizdi ki Müslümanların
beldelerini şimdiki parçalarından daha küçük parçalara ayırmak,
birbirlerinden yırtarcasına koparmak, bir parçasını bir tarafta
diğer bir parçasını başka bir tarafa atarak daha da perişan bir hale
getirmek istemektedir.
- Irak’ta görülen bölücülük ve ırkçı federalizm,
- Sudan’da görülen Güney’in koparılması, Dârfur’un, hatta Doğu
Sudan ile Batı Sudan’ın da aynı şekilde koparılmasına zemin
hazırlanması,
- Endonezya’da görülen Doğu Timor’un koparılması ve Açe’nin de
koparılmasına zemin hazırlanması,
- Cezâyir’de görülen Doğu bölgesi el-Emâziğ’in koparılması
- Pakistan’da görülen Doğu’nun Batı’dan koparılması
Ve Müslümanların beldelerini, daha fazla bölücülük ve daha fazla
devletçik yolunda yürütmek üzere aynı ülkede ırkçı, etnik hatta
coğrâfi ve kabîlevi fanatizmin kışkırtılmasına yönelik nice
entrikalar… İşte bunların tamamı bu plânın aşamalarıdır.
Ey Müslümanlar!
Muhakkak ki Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara yönelik azgın Haçlı
nefreti ağızlarından dökülen sözlerinden belli olmaktadır.
Kalplerinde gizledikleri öfke ve nefret ise elbette daha büyüktür.
Şimdi sizlere onların nefretlerini bir nebze hatırlatacağız. Zîra
hatırlatmak mü’minlere fayda verir.
- Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İngiliz komutan Alenbi,
Kudüs’e gidip orayı işgâl edince şöyle dedi: “Haçlı Savaşı işte
şimdi sona erdi!” Bu komutan Osmanlı Devleti’nin, İslâmî
Devlet’in devamı niteliğinde olduğunu biliyor, dolayısıyla
Müslümanların devletinin sona ermesi ile yeniden bir devlet haline
gelemeyeceklerini ve böylece Müslümanların toprakları üzerindeki
hâkimiyetlerinin hiç kimse tarafından engellenemeyeceğini
düşünüyordu. Tuhaf, şaşırtıcı ve üzücü, hatta içler parçalayıcı
olan şey şu ki, İngilizlerin İslâmî Devlet’e karşı başlattıkları
savaşlarında onlarla birlikte Osmanlı Ordusu’na karşı isyan eden
Arap Ordusu’nun komutanı hâin Faysal, bu açıklama sırasında
kendisinin şeklen de olsa Müslüman olmasına hiçbir değer vermeyen,
aksine kulaklarına açıkça ve yüksek sesle “İslâmî Devlet,
Osmanlı Devleti idi ve o artık hezîmete uğradı” diyen
Alenbi’nin yanında pişkin pişkin duruyordu. İşte böylece Kâfir
Batı, Haçlı Savaşlarından gâlip çıktı. Eğer o Faysal’da zerre
miktarı hayâ kalmış olsaydı, en azından bu laflarından dolayı onu
kınardı. Fakat o, babası Huseyn Bin Ali’nin İslâmî Osmanlı Hilâfet
Devleti’ne ilk kurşunu ateşleyip Müslümanlara karşı İngilizleri
destekleyerek savaş katılmasından beri kendi devleti olan Osmanlı
Hilâfet Devleti’ne sırtını dönüp İngilizler ile düşüp kalkacak
kadar alçalan aşağılık bir adamdı.
- Yine Birinci Dünya Savaşı’nda Fransız komutan Goro, Haçlı
Savaşlarında yeniden ulaştıkları zafere işâret edercesine Kudüs’ün
Fâtihi Salâhuddin el-Eyyubî’nin mezarını tekmeleyerek şöyle
diyordu: “Uyan Ey Salâhaddin! İşte biz buradayız, geri döndük!”
- Geçen asrın 50’li yıllarında, Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan
bir yetkili yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “İslam dünyası
zincirlenmiş bir devdir. Onun yeniden kalkmaması için elimizden
geleni yapmak zorundayız.”
- Geçen asrın 60’lı yıllarında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın
Plânlama Dâiresi Başkanı ve aynı zamanda Başkan Johnson’un
danışmanı olan Yucin Rusto şöyle diyordu: “Batı Dünyası’nın
amacı Ortadoğu’daki İslâmî Medeniyeti yok etmek olmalıdır.
İsrail’in kuruluşu zaten bu plânın bir parçasıdır. Ve bu, Haçlı
savaşlarının sürdürülmesinden başka bir şekilde olmayacaktır.”
- 1990’ların başında gazeteci David Howell, Washington Times ve
Japan Times gazetelerinde yayınlanan “Tarihin yoluna bir dönüş”
başlıklı makâlesinde şöyle diyordu: “Komünizmin dağılmasından
sonra bugünün düşmanı, hiç şüphesiz İslam ve onun medeniyetidir.”
- 1990’ların ortasında bir diğer Haçlı olan Fransız eski Başbakanı
Michel Debré, Lucosedian Dubari Gazetesi’nde
yayınlanan makâlesinde şöyle diyordu: “Şu anda İslam,
Avrupa’nın ve herkesten önce Fransa’nın düşmanı haline gelmiştir
ve bu tehlike Güney’den [yani İslâmî bölgelerden] gelmektedir.”
- 1991 yılında Alman Der Spiegel Dergisi’nin 8. sayısında
yayınlanan, İslam’ın Batı medeniyeti üzerindeki tehlikesine dâir
yapılan bir araştırmada şöyle deniliyordu: “Batı, Haçlı
Savaşları esnasında Kudüs’te Salâhuddîn karşısında uğradığı
yenilginin intikamını iki kez almıştır: Birincisi, Batı’nın
desteklediği Mustafa Kemâl’in İslâmî Hilâfet’i ortadan kaldırması
ve ikincisi de Batı’nın desteklediği yahudilerin Filistin’de kendi
devletlerini kurmasıdır.”
Yani Haçlı Savaşlarında bârizleşen nefret, Batılı Kâfirlerin
kalplerini yüzyıllardır doldurmuştur!
- Baba Bush, 1990 yılı Ağustos ayının başında askerlerini Kuveyt’e
göndermeden önce yaptığı hitapta, onları Hıristiyanlık adına
savaşmaya teşvik ediyor, Amerika’daki tüm kiliseleri onlar için
dua etmeye çağırıyordu. Öylesine konuşuyordu ki yaptığı bu hitap,
Müslümanların Arap Yarımadası ile Körfez’deki beldelerine yönelik
Yeni Haçlı Saldırısı’nın başlangıcı niteliğindeydi.
- Oğul Bush ise 11 Eylül olaylarından hemen sonra 17 Eylül 2001’de
yaptığı açıklamada, Afganistan’a yönelik bir Haçlı Savaşı’nın
hazırlığı içinde olduğunu söylüyordu.
- Sonra eğitimden medyaya kadar ellerindeki tüm araçlar ile
İslam’a karşı savaşır hale geldiler. Saptırıcı mefhumlar üretip
yaymaya başladılar. Demokrasi öğütlerini körükleyip gerçek vâkıası
olan; “Allah’ı bırakarak helâl kılmak ve haram kılmak” şeklindeki
anlamını saptırıp bazı süslü rütuşlarla Müslümanlar arasında
pazarlamaya kalkıştılar. Demokrasinin sadece yöneticinin
seçilmesine yönelik bir yapıda olduğunu söylediler. Tüm bunlar
Müslümanları uysallaştırmak içindi. Onlar istiyorlardı ki
Müslümanlar, neyin helâl neyin haram olduğu kararını, demokrasi
adı altında beşerin Rabbinden değil de beşerin kendisinden
alsınlar!
- Ve son olarak onların cürümleri öylesine haddini aştı ki bir
buçuk milyarı aşan Müslümanların çokluğuna rağmen, bu kez de
Amerikan ve yahudi zindanlarında Kur’ân-ı Kerîm’e hakâret ettiler!
Amerikalılar da yahudiler de bu acıyı Müslümanlara tattırırken
onlara hiçbir önem vermediler. Müslümanları o kadar aşağıladılar
ki birkaç özür kelimesini söylemeye bile tenezzül etmediler! Çünkü
onlar şunun farkındaydılar: Müslümanların Halîfesi yok ve
dolayısıyla Müslümanların hiçbir kalkanı ve koruyucusu yok! Yine
Müslümanların başında Allah’ın indirdikleriyle yöneten bir yönetim
yok ve dolayısıyla kendilerine karşı Allah yolunda Cihâd’ı
başlatacak hiç kimse yok! Ayrıca onlar, Arap ülkelerindeki
yöneticilerin kendilerinin hâlis ajanları olduğundan, İslam’a
karşı amansızca savaştıklarından ve Sömürgeci Kâfirler gibi, hatta
daha beter bir şekilde onların da Kur’ân’a hakâret ettiğinden emin
idiler.
- Sonra onların Müslümanlara duydukları nefret görünür oldu:
İçlerinde gizledikleri nefret ise daha büyüktür! [Âl-i ‘İmrân
118] İşte bu nefret, önceden açığa çıktığı gibi şimdi de açığa
çıkmış, daha sonra da açığa çıkacaktır. İşte onların “Terörle
Mücâdele Yasası” diyerek kendilerine her Müslüman için “tedbîren
tutuklama hakkı” tanımaları bu nefretin bir sonucudur. Onlara göre
Müslüman, “mâsumiyeti kanıtlanana kadar suçlu”dur. Bu da onların
insan hakları, düşünce “özgürlüğü” vesâire hakkında söyledikleri
safsataların tümüyle yalandan ibâret olduğunu göstermektedir.
Onlara göre bu “haklar”, Müslümanlara ilişkin olduğu sürece hep
gözardı edilmelidir.
Ey Müslümanlar!
Hilâfet’in yıkılmasından sonra, vahşi hayvanlar avlarının nasıl
başına üşüşürlerse, kâfir milletler de bizim başımıza işte öyle
üşüştüler. Ümmetimiz her azgının hedefi ve beldelerimiz her
saldırganın ganîmeti haline geldi. Müslümanlar kendi topraklarında
yabancı, mâsum iken suçlu, doğru iken yalancı, takvâlı iken bozguncu
oldular. Sırf [RabbunAllah] Rabbimiz Allah’tır
dedikleri için peşlerine düştüler, tutukladılar, işkence ettiler,
hapsettiler, hatta şehîd olarak katlettiler! Öyle ki Hilâfet’e
çağırmayı büyük bir suç saydılar, hem Müslümanların beldelerinde hem
de diğer ülkelerde ona çağıranların peşine düşüp yeryüzünü onlara
dar etmeye uğraştılar!
İşte Hizb-ut Tahrir, Hilâfet için çalışmakta ve ona
çağırmakta olduğu için, Batılı Kâfirlerin Müslümanların
beldelerindeki ileri karakollarını teşkil eden Müslümanların
başındaki yöneticilerin hışmına uğratıldı. Tutuklayarak ve uzun
süreli cezâlara çarptırarak, hatta bazı ülkelerde mahkumiyet
sürelerini bitirdikleri halde serbest bırakmayarak Hizbin şebâbını
sindirmeye çalıştılar. Ayrıca zindanlarda, kimi zaman şehâdete varan
işkencelere mâruz kaldılar. 1970’li yıllarda Suriye’de ve 1980’li
yıllarda Libya ve Irak’ta, şu anda da Özbekistan’da olduğu gibi...
İşte tüm bunlardan dolayı bu zâlimler; Hizb-ut Tahrir’in
dâvet merhalesinde maddi eylemlere hiçbir surette başvurmadığını,
aksine fikrî mücâdele ve siyâsî çatışma ile, Nusret ve Hak söz ile
hareket ettiğini ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından
sakınmaksızın hak sözü haykırdığını kesinlikle kavradılar.
Batılı ülkelerde ise Hizbin Hilâfet çağrısı geniş bir yankı
uyandırarak bir inceleme ve araştırma alanı haline gelmiştir. Öyle
ki bu ülkeler, hiçbir surette maddî eylemlere başvurmayan bir siyâsî
parti olmasına rağmen Hizbi yasaklayarak kendi yasalarına aykırı
davrandılar. Bu Batılı ülkelerden bazıları Hizbin Hilâfet çağrısını
“terör” olarak tanımlayarak Hizbi terörist örgütler listesine dâhil
etti. Nitekim Rusya’da böyle olmuştur. Bazıları da Filistin
işgâlcisi yahudi varlığını yok etmeye tahrik olduğu kanısıyla
“anti-semitizm” suçlamasında bulunarak Hizbi yasakladı. Nitekim
Almanya’da da böyle olmuştur. Bazıları da Hollanda’da olduğu gibi
yahudi örgütlerin iddialarına dayanarak yada Danimarka’da olduğu
gibi yahudi örgütlerin başvurularına ek olarak Irak’taki işgâl
ordularının çıkarılması için provakasyon yapıldığını öne sürerek,
Hizbi yasaklama olasılığını araştırmaktadırlar. Bazıları da Hizb ve
Hilâfet aleyhine plânlar hazırlamak maksadıyla birtakım konferanslar
ve entrikalar düzenlemektedirler. Nitekim Avrasya Stratejik
Araştırmalar Merkezi ile Nixon Center kuruluşunun işbirliği ve
Türkiye Adâlet Bakanı Cemil Çiçek gibi şahsiyetlerin de katılımıyla
Amerika’nın Ankara’da düzenlediği “Hilâfet ve Hizb-ut Tahrir” konulu
konferans böyledir. Ayrıca Nixon Center ve Heritage Foundation gibi
kuruluşların raporları ile 2003 yılının ortasında yayınlanan
Uluslararası Kriz Grubu ve Amerikan Ulusal İstihbârat Konseyi’nin
raporları da bu kapsamdadır.
Yine bu yılın başında Amerika’nın Virginia Eyâleti’nde Hizbin
şebâbından bir kısmı, Andican katliamlarından dolayı Özbekistan
aleyhine düzenlenen bir gösteri yürüyüşüne katıldıkları gerekçesiyle
tutuklanmışlardır. Fakat o sırada sapık eşcinseller tarafından
yapılan yürüyüşlerde hiç kimseye dokunulmamıştır. Britanya’da da
böyledir… Sadece bu kadar da değil. 16 Temmuz 2005’te İngiliz İşçi
Partisi Genel Kurulu’nda, 7 Temmuz’daki Londra patlamaları hakkında
bir konuşma yapan İngiltere Başbakanı, en büyük endişesinin
patlamalardan ziyâde Hilâfet’in kurulması olduğunu ifade ederek
şöyle diyordu: “İsrail devletini yok etmenin, Batı’yı İslam
Dünyası’ndan kovmanın ve tüm İslam Ümmeti için Şeriat ile yönetilen
tek bir İslâmî Devlet kurmanın peşinde olan bir hareket ile karşı
karşıyayız.”
Müslümanların beldeleri üzerinde kurulacak olan Hilâfet fobisi,
patlama hâdiselerinin sıcaklığına rağmen onu bırakmadı. Nihâyet 5
Ağustos 2005 tarihinde yaptığı açıklamada Hizb-ut Tahrir’i
yasaklayacağını duyurması, İngiltere’yi ve onun Blair’ini uykusuz
bırakan Hilâfet’ten başka bir şey sebebiyle değildi. Avustralya da
Hizbi yasaklamada İngiltere’nin izinden yürüdü.
Ey Müslümanlar!
Hilâfet’in yıkılmasından sonraki hâliniz işte budur! Hor görüldünüz,
zelîl oldunuz, zayıf düştünüz ve milletlerin hışmına uğradınız!
Sömürgeci Kâfir devletlerin hâkimiyeti başınıza bela oldu. Bu yolun
asfaltı da Batı’nın başınıza dikip boyunlarınıza bindirdiği
yöneticilerin elleriyle atıldı!
Hilâfet’in yeniden kurulması için çalışanların hâli de işte budur!
Doğu’da, Batı’da ve ajanlarının ulaşabildiği her yerde Kâfirler ve
münâfıklar onların peşine düştüler. Çünkü Kâfirler ve uşakları,
Hilâfet’in ne demek olduğunu ve meydana getireceği sarsıcı
tehlikenin kendileri için ne kadar şiddetli olacağını kesinlikle
bilmektedirler. Üstelik işledikleri cürümlerin, gerçekleştirdikleri
zulümlerin, çıkardıkları fitne ve fesadın karşılıksız kalmayacağının
da farkındadırlar.
İşte bu hâl, Hilâfetin yıkılmasından sonraki hâlinizdir, Ey
Müslümanlar! Peki sizler Hilâfet’in gölgesinde iken nasıldınız?
- Sizler, Nebîlerin sonuncusu ve Mücâhidlerin imâmı Muhammed [SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem]’in tâbileri olarak insanlar için çıkarılmış En
Hayırlı Ümmet idiniz.
- Sizler, Râşid Halîfelerin ve fâtih komutanların torunları
idiniz.
- Sizler, Allah yolunda hakkıyla Cihâd eden güçlü ve takvalı
cengâverlerin torunları idiniz.
- Sizler, Endülüs’ü fethedip orada İslâmî Hadâratı yayan
yiğitlerin torunları idiniz.
- Sizler, Bizanslı Rumların zulmüne mâruz kalıp “Ey Mu’tasım!
Neredesin?” diye haykıran kadının imdâdına muazzam bir ordu
ile koşan Halîfe Mu’tasım’ın torunları idiniz.
- Sizler, Müslümanlarla olan ahitlerini bozmalarından sonra
Bizanslı Rumlara şiddetli bir haber gönderip onlara saldıran Harun
er-Reşid’in torunları idiniz. Gönderdiği haberde şöyle diyordu: “Mü’minlerin
Emîri Hârun’dan Rumların köpeği Nekfur’a! Sana hiç işitmeden
göreceğin bir karşılık vereceğim!” Bunun üzerine öylesine
sür’atli bir şekilde hareket etti ki bu haber henüz krallarına
ulaşmadan önce Müslümanların Ordusu Rumların kalelerine ulaştı.
- Sizler, “Ey yağmur! Nereye dilersen oraya yağ! Elbette senin
suyun Müslümanların toprakları üzerine düşecektir” diyerek
haykıran Mücâhidin torunları idiniz.
- Sizler, Haçlıları kahreden muzaffer komutan en-Nâsır
Salâhuddîn’in torunları idiniz.
- Sizler, Tatarları kahreden Baybars’ın ve Seyfeddin Kotuz’un
torunları idiniz.
- Sizler, henüz 23 yaşında bile değilken Allah’ın kendisini
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in müjdesini
gerçekleştirmekle şereflendirdiği genç bir komutan olan Fâtih
Sultan Muhammed Han’ın torunları idiniz. Hani Rasulullah [SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem] İstanbul’un fethini şöyle müjdeliyordu:
Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır ve Onu fetheden ordu
ne güzel bir ordudur.
Böylece O, Allah’ın rahmeti ve nîmeti sayesinde Hicri 857 ve
Milâdî 1453 yılında İstanbul’u fethetmeye muktedir oldu.
- Sizler, krallarının 16. asırda esir alınması üzerine
Fransızların kendisine başvurdukları Halîfe Kânunî Sultan Süleyman
Hân’ın torunları idiniz. O Fransızlar, İslâmî Hilâfet’ten başka
yardımını isteyecekleri adâletli bir güç bulamamışlardı. Böylece
Milâdî 1525 yılında Müslümanların Halîfesine koşmuşlardı.
- Sizler, Halîfe 3. Selîm’in torunları idiniz. Onun döneminde
Amerika Birleşik Devletleri; Cezâyir’de tutuklu Amerikalıların
serbest bırakılması ve Amerikan bandıralı gemilerin, Cezâyir’deki
Osmanlı Donanması’nın müdâhalesi olmaksızın Atlas Okyanusu ile
Akdeniz’den güvenle geçebilmelerine izin verilmesi karşılığında,
Cezâyir’deki vâlisine 642.000 altın dolar ile birlikte her yıl da
12.000 Osmanlı altın lirası vergi ödüyordu.
Böylece Hicrî 21 Safer-ul Hayr 1210 ve Milâdî 5 Eylül 1795’te
Amerika, tarihi boyunca ilk defa başka bir devletin [Osmanlı
Hilâfet Devleti’nin] dili ile bir anlaşma imzâlamaya mecbur
kalıyordu.
- Sizler, yahudilerin devlet hazînesine aktarılmak üzere teklif
ettikleri milyonlarca altına aldanmayan ve onların kendisine karşı
oluşturmaya çalıştıkları devletlerarası baskılardan korkmayan
Halîfe ‘AbdulHamîd’in torunları idiniz. O ki şöyle diyordu: “Filistin’in
Hilâfet Devleti’nden koparıldığını görmektense bedenimin lime lime
koparılmasını tercih ederim.” Ve O, şöyle derken ne kadar da
ileri görüşlüydü: “…Yahudilerin milyonları kendilerine kalsın…
Eğer bir gün Hilâfet Devleti parçalanırsa işte o zaman Filistin’i
bedelsiz alabilirler.” Aynen dediği gibi oldu ve uşak
yöneticiler Filistin’den vazgeçip onu yahudilere bedelsiz olarak
teslim ettiler! Hatta onların güvenliğini korudular, bekçiliğini
yaptılar ve daha da beteri yahudiler karşısında hezîmete uğrayıp
ona sahte zaferler bağışladılar! Yahudi varlığını hep olduğundan
daha büyük ve ağırlığından hep daha ağır gösterdiler!
İşte o Halîfe, Kâfirlerin kendisine ve İslâmî Devlet’e yönelik
entrikalarının şiddetine rağmen, bir İngiliz vatandaşının İslam’a
düşmanlık sayılan şeyler yayınlaması üzerine, 19. yüzyılın sonunda
1890 senesinde İngiltere’yi, devletinin Londra’daki büyükelçisine
resmî bir özür iletmeye mecbur etmişti. Oysa bugün aynı Kâfir
Batı’nın ve yahudilerin elleriyle Allah’ın Kelâmı olan Kur’ân-ı
Kerîm’e hakâret edildiği halde hiçbir özür veya özür niteliğinde
hiçbir şey yok! Çünkü Müslümanların, Kur’ân’ı düstur edinen ve
Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik en ufak bir incitmede dahi devletin
elindeki tüm imkânları seferber edecek bir Halîfesi yok!
- Sizler, Endülüs’e oradan da Avrupa’ya İslâmî Hadâratı yayan
fâtihlerin torunları idiniz. Onlar ki saati îcat edip zamanın en
büyük Avrupalı kralı olan Charlieman [Şarlman]’a gönderdiklerinde
kralın mâiyeti ve tâifesi o saatin kötü ruhlar ve cinlerle dolu
olduğunu sanıyorlardı.
- Sizler, İstanbul surlarını harâb eden dev topların mucitlerinin
torunları idiniz. Zamanın Roma’daki Papası, Avusturyalı bir
mühendisin bu tür toplar yapılması önerisini reddetmişti. Çünkü
Roma’daki İmparator Papa, topların îcadını sapıklık olarak
görüyor, şeytanın işlerinden bir iş olarak sayıyordu. İşte Kâfir
Batı’nın hadâratı ve zihniyeti böyleydi ve işte sizin hadâratınız
ve zihniyetiniz öyleydi, Ey Müslümanlar!
İşte sizin atalarınız bunlardır ve işte bunlar da onların seçkin
amelleridir, Ey Müslümanlar! İşte siz onların torunlarısınız.
Öyleyse onların tâbi olduğu hakka koşun ve siz de o Hakka tâbi olun!
Haydi onların ulaştığı izzete koşun ve siz de o İzzete ulaşın. İşte
Hizb-ut Tahrir aranızda! Öyleyse onu destekleyin. Zîra Hizb,
Râşidi Hilâfet Devleti’ni kurarak İslâmî Hayatı yeniden
başlatmak için gece-gündüz demeden çalışmakta, Ümmetin önünde
yürümekte ve bu büyük hedefte Ümmete liderlik etmektedir. Tüm
dünyada Hilâfet’e dâvet ederek Sömürgeci Kâfirleri uykusuz
bırakmaktadır. Öyleyse Hilâfet gözleri kamaştıran bir hakîkat olarak
ortaya çıktığı zaman bu kâfirlere şeytanın vesveselerini unutturmaz
mı? Onların akıllarını başlarından almaz mı? Onlara yeryüzünü dar
etmez mi?
Ey Müslümanlar!
Muhakkak ki Sömürgeci Kâfirler, görünüşte büyük ama gerçekte
zayıftırlar. Büyük silahları vardır ama böyle büyük adamları yoktur.
Adamsız silahların ise düşmanın silahlarına sahip olmayan mü’min bir
tâife karşısında hiçbir etkisi yoktur. İşte Amerika, övünüp
durdukları gelişmiş silahlarına rağmen Irak’ta ve Afganistan’da
bataklığa battı ve boğucu bir duruma düştü. O kadar ki Amerikan
Kongresi’nin iktidardaki Cumhuriyetçi üyeleri bile Irak’tan geri
çekilmeye yönelik bir takvim belirlenmesi gerektiğinden bahsettiler.
Hatta Amerikan Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’ndan
bazı resmi ağızlar, çok sayıda Amerikalının öldürülmesi ve
yaralanması üzerine Irak’tan askerî birliklerini nasıl
çekebileceklerine dair ciddi yöntemler geliştirmeye başladılar. Tüm
bunlar işgâl kuvvetlerinin gelişmiş ağır silahlarının onda birine
bile sahip olmayan, kısıtlı imkânlara dayalı sade bir direniş
sayesinde gerçekleşti. İşte bu direniş, Amerika’ya diz çöktürdü,
itibarından zerre miktarını koruyabilmek için tüm olanaklarını
harcamaya mecbur etti. Öyle ki Irak’a kibir ve küstahlık ile
saldırdığı zaman bir tarafa atıp hiç umursamadığı Avrupa’ya, yüz
rengi değişmiş olarak el uzatmak zorunda kaldı.
İşte böylece devletlerarası durum size bağlıdır, Ey Müslümanlar!
Rusya bitti veya bitmek üzere. Avrupa iki baş arasında sıkışmış bir
yapıdadır. Bir başı; şeytânî zekâsıyla, kendi çıkarları için
başkalarının kanını emmekten çekinmeyen ve hayrı şer olarak gören
habis İngiltere’dir. Diğer başı da, Amerika ve İngiltere karşısında
yüksek bir konum kazanmak istediği halde, elindeki imkânları nasıl
kullanacağını bilmekten âciz, uyanıklık ve hikmetten mahrum bir
liderliğin güdümündeki Fransa’dır. Avrupa’nın bu iki başı
birleşmemekte, onların birleşmemesi tuzaklarının çürümesine neden
olmakta ve böylece Avrupa giderek zayıflamaktadır. Bu devletlerin en
güçlüsü olan Amerika’yı ise kibir ve küstahlık öldürmekte, aklını
başından almakta ve dolayısıyla tedbir yeteneğini tehlikeye
atmaktadır. İşte bunlar, ilah olduklarını zanneden tâğutların
işleridir.
İşte Fir’avun da böyleydi. O ki denizden yürüyerek geçen Allah’ın
Rasulü Musâ [‘Aleyhi’s Selâm]’ın peşine düştü. Kibir ve küstahlık
onu öylesine kuşatmıştı ki Fir’avn’un inkâr ettiği Allah’ın izni
olmadan herhangi bir beşerin denizi yürüyerek geçemeyeceğini
düşünemedi. Böylece denize koşup helâk oldu ve kavmi de onunla
beraber helâk oldu. İşte Hitler de böyleydi. O kendisini diğer
insanlardan üstün gördü ve her tarafa saldırmaya başladı. Kibir ve
küstahlık onu öylesine kuşatmıştı ki diğer devletlerin kendisine
karşı birleşebileceklerini hiç düşünemedi. Hesapsız hareket ederek
ordularını nice mâceralara sürükledi. Böylece helâk oldu ve halkını
uzun yıllar boyunca süren bir zillete mahkum etti. İşte Amerika da
böyledir. Kibir ve küstahlık onun aklını başından almış, dünyanın
kendisine ait bir çiftlik olduğunu ve pikniğe gider gibi dilediği
zaman orada dolaşabileceğini zannetmiştir. Bu küstahlık ona, İslam
Ümmeti’nin yüksek derecede kuvvetli silahlara sahip olduğunu
kavramaktan mahrum etmiştir. Oysa Amerika, Ümmeti parçalamak için
onun boynuna ne kadar neşter vurursa vursun, daha arzusuna
ulaşamadan kendi boynunun koparıldığını görecektir. Dolayısıyla
yalnızca maddî silahların üstünlüğü, Müslümanlara karşı giriştiği
savaşta ona yetmemekte, hatta o maddi silahları bile azaltmaktadır.
Zîra Müslümanların capcanlı, dipdiri, dosdoğru ve kendilerine müthiş
bir mücâdele enerjisi pompalayan öyle bir ‘Akîdeleri vardır ki
Amerika’nın başını çektiği zorbalar bunu asla kavrayamazlar. Amerika
şimdiye kadar mü’minlerin Cihâda ve Şehâdete karşı nasıl da hırslı
olduklarını hiç kavrayamadı. Onların mücâdelesini, bir tür çılgınlık
sanıp intihar olarak tanımladı! Böylece Afganistan ve Irak’ta,
Allah’ın izniyle kendisini kurtaramayacağı bir şekilde bataklığa
batıp derinlere gömüldü. O şimdi, kırmak için havaya kaldırdığı
kayayı kıramadan önce, kendi başına düşürüp altında kalan adam
gibidir.
Bu nedenle Amerika kendi ölümünü beraberinde taşımaktadır. İşte onun
ölümü sizin ellerinizdedir, Ey Müslümanlar! Muhakkak ki
Amerika’nın başını koparmaya ehil ve lâyık olan elbette sizlersiniz.
Bugünün dünyasındaki büyük devletlerin durumu işte budur! Yahudi
varlığına gelince; onu zerre kadar önemi yoktur. O ancak
başkalarından geçinen bir parazit olarak yaşamaktadır. Eğer Batı’nın
ona desteği sürmeseydi ve daha önemlisi Müslümanların beldelerde
Batı’nın uşakları olan yöneticilerin ihâneti olmasaydı, çoktan işi
bitmiş olacak, gözlerden kaybolan bir kalıntıya dönüşecekti.
Dolayısıyla onun îcabına bakmak, Allah’ın izniyle çok basit
olacaktır.
Ey Müslümanlar!
Muhakkak ki yeryüzü, İslam Risâleti’nin geldiği yıllara geri hâline
dönmüştür. O zaman Rumlar ve Farslar, yıllanmış ve yaşlanmışlardı.
Gururla, kibirle ve küstahlıkla donanmışlardı. Kendilerinden başka
hiçbir gücü umursamaz olmuşlardı. Arapların gönüllerinde taht kuran
İslam’a küçümseyerek bakmışlardı. Onları câhiliyye günlerinin
Arapları sanmışlardı. İslam Risâleti’nin gücünü eksik tartmışlardı.
O kadar ki Bizans Kralı Kisra, Yemen’deki uşağına şöyle bir haber
göndermişti: “Duydum ki Mekke’de bir adam kendisini peygamber
görüyormuş. Ona git ve huzuruma getir!”
Bundan yıllar sonra, İslam Devleti Medîne’de kurulduktan sonra,
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] krallara elçiler gönderdi.
Kisra, Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in kendisine
gönderdiği mektubu yırtınca, kendi tahtının yırtılışını îlan edip
Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in şu kavlini doğrulamış
oldu:
Allah da onun tahtını yırttı!
Gerçek şu ki ne kadar güçlü olursa olsun, küstahlık ve kibir
sahibini öldürür. Bugünün dünyasında en güçlü olan devletin vâkıası
işte budur! Er veya geç, küstahlık onu muhakkak öldürecektir.
Müjdeler olsun, Ey Müslümanlar!
Hiç şüphesiz onlara gâlip geleceksiniz ve hiç şüphesiz Nübüvvet
Minhâcı üzere Râşidî Hilâfet ile gölgeleneceksiniz. Öyle ki
önceden olduğu gibi tekrar “İnsanlar için çıkarılmış En Hayırlı
Ümmet” olacaksınız. Devletinizi, dünyanın birinci devleti seviyesine
çıkaracaksınız. Onunla aranızda İslam ile yönetecek, İslam’ı tüm
dünyaya Dâvet ve Cihâd ile taşıyacak ve nihâyetinde Hakkı ve Adâleti
dünyanın ülkelerine ulaştıracaksınız.
Ey Müslümanlar!
Hizb-ut Tahrir, işte bu nîda ile size seslenmektedir:
1. Hatırlatırız ki sizler, dimdik ayakta iken Hilâfet’in
gölgesinde gölgelendiğiniz günlerde izzetli ve kuvvetli idiniz.
Dünyanın ağırlık merkezinde otururdunuz. Mazlumlar hep sizden
yardım isterdi. Sadece sıradan insanlar değil, aksine özellikle
krallar yardım için size koşarlardı. Düşmanlar sizden korkar,
dostlar sizinle gurur duyardı. Ülkeleri adâlet ve merhamet ile
fetheder, tüm dünyaya hidâyet götürürdünüz.
2. Gölgesinde gölgelendiğiniz Hilâfet’in yıkılmasından sonra
bedeniniz üzerinde açılan zillet ve hezîmet bölgelerine
parmaklarınızı basarız. Sömürgeci Kâfirler, geleceğinizi ele
geçirmiş, değerlerinizi sömürmüş ve servetlerinizi sahiplenmiştir.
Sizi değil de onların çıkarlarını koruyan, sizin değil de
efendilerinin işlerini güden ve ülkenizi, birbirlerine düşen her
azgının çatışma arenası haline getiren uşaklarını da başınıza
yönetici olarak tâyin etmişlerdir.
3. Beyân ederiz ki Amerika liderliğindeki Sömürgeci Kâfir
devletler, sandığınızdan daha zayıftır! Amerika ile evlatlığı olan
yahudi varlığının içine düştüğü kriz bunu en açık delîlidir.
Filistin’deki Cenîn katliamı gibi Irak’taki Felluce katliamı da
bunun şâhididir. Tüm bunlar Müslümanların, kendisiyle
korunacakları ve Allah yolunda ardında savaşacakları bir
devletlerinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Öyleyse
Müslümanların işleri düzelir, safları birleşir ve Halîfeleri
başlarına geçerse, düşmanın hâli nasıl olur?
4. Vurgularız ki sizler, -Allah’ın izniyle- Sömürgeci Kâfirleri ve
yahudileri def etmeye muktedirsiniz. Zîra sizler, insanlar için
çıkarılmış en hayırlı ümmettensiniz. Sizler, Peygamberlerin mührü
ve Mücâhidlerin efendisi olan Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve
Sellem]’ın Ümmetisiniz. Sizler, Râşid Halîfelerin ve mücâhid
komutanların torunlarısınız. Onların sarıldıkları ve Allah [Subhânehu
ve Te’alâ]’nın da kendisiyle onları muzaffer kıldığı İslam, bugün
hâlen aranızda, Allah’ın koruması ve inâyeti altındadır. Tüm
saptırma ve bozma çabalarına rağmen, kesinlikle yok olmamış ve
Allah’ın izniyle yok olmayacaktır. Zîra Allah [Subhânehu ve Te’alâ]
kendi Dînini zafere ulaştıranı muzaffer kılacaktır. Bu, Allah’ın
vaadidir ve O’nun vaadi hiç şüphesiz haktır. Bu vaad sadece
peygamberler için değil, aynı zamanda mü’minler için de
geçerlidir. Sadece şehâdete, Allah’ın rızasına ve Cennetine
ulaşacağınız Âhiret için değil, aynı zamanda düşmanlarınıza gâlip
gelip nusrete ve apaçık bir fethe mazhâr olacağınız bu dünya için
de geçerlidir. Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki Rasullerimize ve îman edenlere, hem bu dünya hayatında
hem de şâhitlerin (şâhitlik için) kalkacakları günde nusret
edeceğiz. [Mu’min/Ğâfir 51]
5. Sonra Hizb-ut Tahrir sizin aranızdadır ve sizinle
birliktedir. Zîra Hizb; hayra ulaşmayı sürdüreceğine, Râşidî
Hilâfet Devleti’ni kurarak İslâmî Hayatı yeniden başlatmak
için dâveti taşımak ve nusret talep etmek üzere Ümmet arasında ve
Ümmet ile birlikte ciddiyet ve azimle çalışacağına dâir Allah’a,
Rasulü’ne ve mü’minlere ahdetmiştir. Nitekim Rasulullah [SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem] zorba diktatörlük döneminden sonra İkinci
Râşidî Hilâfet’in geleceğini şöyle müjdelemiştir:
…Sonra da Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır.
İşte Hizb; bu müjdenin gerçekleşmekte olduğunu ve zamanın Hilâfet
zamanı olduğunu görmektedir ve bu mübârek müjdenin kendi elleriyle
gerçekleşeceğinden emindir. Ve o gün, dünyanın ve Âhiretin izzeti
kazanılacaktır. İşte bu gerçekten büyük bir lütuftur.
Zîra Hizb; sizi Hilâfet’i kurmak üzere harekete geçirerek sizin
hayrınızı arzulamaktadır ki bu büyük lütfa siz de ortak olasınız.
Muhakkak ki Hizb-ut Tahrir, insanların genelini ve güç
sahiplerini; bugünden başlamak üzere saflarına katılmaya ve
herkesin şâhid olacağı o kutlu sabahı kaçırmamaya dâvet
etmektedir. Hizbin saflarına katılmak zor ve zahmetli değildir.
Sadece bakış ve basîret gücüne sahip olmak yeterlidir. Bunun için
Hizbin medya bürolarına, şebâbına ve sözcülerine ulaşmanız
yeterlidir. Devletin ajanlarından ve adamlarından korkmayın! Çünkü
onlar, hayrı talep eden bir mü’minden dâima daha zayıftırlar.
Çünkü onlar, seyrinde hakka doğru ciddiyetle yürüyenin yolunu
kesmekten âcizdirler. Çünkü ecir büyük, kazanç muazzam ve zafer
yakındır. Üstelik Hilâfet’in kuruluşuna ortak olmak, bu uğurda
nice mesâfelerin katedilmesine değerdir.
Öyleyse haydi Ey Müslümanlar! Haydi Ey Güç Sahipleri!
Dâvet ve Nusret için harekete geçin! Hizb ile birlikte Hilâfet’i
kurmak için acele edin! Sadece izlemeyin, harekete geçin! Bugün
harekete geçerek ulaşacağınız hayır ve ecir ile daha sonra gelerek
alacağınız hayır ve ecir -her ikisi de güzel olduğu halde- aynı
değildir. Zîra Allah [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:
Sizden, fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) eşit
olmaz. İşte onlar, sonradan infak edip savaşanlardan derece olarak
daha üstündürler. Allah, her birine en güzel olanı vaad etmiştir.
Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. [el-Hadîd 10]
Ey Müslümanlar!
Bilesiniz, hatırlayasınız ve sevinesiniz diye size yönelik nîdamız
işte budur!
Biliniz ki, Hilâfet’in kâim olduğu günlerde azîz idiniz ve
Hilâfet’in yıkılmasından sonra zelîl oldunuz.
Hatırlayınız ki, sizler Sömürgeci Kâfirleri ve evlatlıkları olan
yahudi varlığını def etmeye muktedirsiniz. Kendisiyle Allah’ı hoşnut
edeceğiniz ve izzete kavuşacağınız Hilâfetinizi ayağa kaldırmanızdan
sonradır ki yeryüzünde daha güçlü ve daha üstün olursunuz.
Sevininiz ki, Hizb-ut Tahrir; Allah’a, Rasulü’ne ve
mü’minlere ahdetmiştir. Şüphesiz ki Hizb, Rasulullah [SallAllahu
‘Aleyhi ve Sellem]’in müjdelediği Hilâfet’i kurma yolundaki
mücâdelesini kararlılıkla sürdürecektir. Nitekim Hizb, Nübüvvet
Minhâcı üzere İkinci Râşidî Hilâfet’in kurulacağından
kesinlikle emindir. Zîra artık Allah’ın izni ve yardımı ile
Hilâfet’in vakti gelmiştir!
Öyleyse onun kuruluşunda, hayra ulaşmada ve beraberindeki ecri
kazanmada Hizbe ortak olun, Ey Müslümanlar! Çünkü Hilâfet’in
kuruluşuna ortak olmak, kurulmasından sonra alkışlamaktan daha
hayırlıdır. Sakın o herkesin şâhit olacağı kutlu şafağın kaçmasına
fırsat vermeyin! Çünkü Hizb ile birlikte o günden önce çalışmak, o
günden sonra çalışmak gibi olmayacaktır.
İşte bu, insanlar için bir açıklama ve mü’minler için de bir yol
gösterici ve bir öğüttür. [Âl-i ‘İmrân 138]
Ve’s Selâmu ‘Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,